13 Temmuz 2008 Pazar

Anormallik Demişken

Aynı günde iki yazmak gibi bir huyum yoktur. Hatta bire o ikinci yazıyı uykum iyice gelmiş, sabah iş için erken kalkacakken yazmak ise hiç bana göre değildir. Fakat içimden bir ses bana bunu yapmam gerektiğini ara vermeden tekrar tekrar söylüyordu.

Son zamanlarda hayatımla ile ilgili pek bir sorunum yok. Uzun zamandır arzuladığım gibi iş hayatına atıldım. İş ortamım ve iş kolum isteklerime ve yeteneklerime son derece uygun. Fakat hayatla ve insanlarla daha içli dışlı olmaya başlayınca daha fazla gözlem yapma şansım oldu.

Özellikle sabah ve akşam yolda olsun yada haftasonları arkadaşlarla dışar çıktığımızda olsun, normalde yaptığımdan (ki normaldede çok fazla gözlem yapan bir insanımdır) çok daha fazla gözlem yapmaya başladım.

Yalnız sorun daha fazla gözlem yapmamdan kaynaklanmıyor. Sorun bu gözlemlerime konu olanlar. Son zamanlarda çevremdeki insanlara bakınca hayatta bu zamana kadar kafamda oturttuğum pek çok şey eskisi kadar mantıklı gelmiyor.

Mesela benim anlayışıma göre insanlara yol vermek yada onlara saygı gösterip rahatsız etmeyecek şekilde hareket etmek önemli ve yapılması gereken bir şeydir. Fakat son zamanlarda görüyorum ki göze batmak yada kendine avantaj sağlamak için insanların yapmayacakları şey kalmamış gibi.

En basitinden daha bu haftasonu bindiğim bir otobüste eğlenceden döndüklerini düşündüğüm dört tane genç sohbet ediyordu. Fakat sorun sohbet etmelerinden ziyade sohbedi ettikleri ses tonundaydı. İnsanlar genelde konuştukları konuların yabancılar tarafından dinlenmesini istemez ve tercih etmezler. Ama bu gençler bilakis dikkat çekmek için neredeyse böğürerek konuşuyorlardı. Hatta otobüste kendilerinden rahatsız olup bunu onlara bakarak belli etmeye çalışan yolculara rağmen buna devam edebilmeleri gerçekten tuhaftı.

Tamam belki alkollü olduklarında ne yaptıklarının farkında değildiler. Ama kendi adıma bende çok ciddi alkol alıp yada aşırı dağıtarak eğlenip ardından toplu taşıma araçlarına bindim ama her zaman benim için en önde gelen önceliklerden biri başkalarını rahatsız etmemek olmuştu.

Beni rahatsız eden bir başka olayda belki birazda benden kaynaklanıyor ama yinede yazmak istiyorum. Malum yaz ve havalar güzel bu nedenle insanlar sevdikleri ile bu güzel havayı değerlendirmek istiyorlar. Bu noktaya kadar benim bir rahatsızlığım yok ama bazen öyle çiftler görüyorum ki yolda yan yana geçecek olsalar birbirlerine selam vereceklerini düşünmem.

Bunu biraz açmak gerekirse bence insanlar çift olabilmek için her şeyden önce aynı frekansta iletişim kurabilmeliler. En azından bir kaç ortak ilgi alanları ve konuşabilecekleri "mantıklı" (mantıktan kasıt tamamen saçma sapan ve konuşma olsunda sessizlik bozulsun diye yapılmayan) konuları olması gerekir.

İletişim kurmadan karşındakini tanımadan nasıl o insanla beraber olabilirsin. Daha doğrusu böyle bir şeyi yaparken insanın motivasyon duygusal mıdır yoksa daha maddiyatı mı ön plana çıkarıyordur.

Bir diğer ve bahsedeceğim son konu ise yine benle alakalı problemlerdende kaynaklanabilir. Ben yaklaşık 10 senedir rock veya metal tarzı müzikleri tercih eden bir dinleyiciyim. Bu nedenle bu tarzın hayat felsefesini ve farklı alt türlerinin değindikleri konulara yabancı sayılmam. Ama son zamanlarda görüyorum ki artık müzik dinlemek tamamen tar ve toplumda bir sınıfa ait olma göstergesi olmuş.

Pek çok genç dinlediği müziğin felsefesini bilmeden dinlediği grupta beğendiği yada idolize ettiği kişiye dış görüntü olarak benzemeye çalışmakla yetiniyor. O müziğin altında yatan duyguyu umursamadan işin özüne inmeden sadece imaj için, farklı olmak için hareket ediyor. Bunu yapmayan kesim ise tamamen alışveriş manyaklığına kapılmış kültürel olarak kendini bir adım bile ilerletmek istemeyen insanlarmış gibi hareket ediyorlar.

Tüm bunları gördüğümden dolayı son zamanlarda kendimi biraz yanlız hissetmeye başladım açıkçası. Sanki dünyada bazı şeyleri bir tek ben umursuyor yada kafaya takıyor gibi hissediyorum. Bilmiyorum belkide tuhaf olan, "anormal" olan benimdir. Ama normal olmak şu yukarda yazdıklarımı kapsıyorsa ben yanlız ve anormal olmayı tercih ederim.

(A)Normal

Öncelikle konu ile ilgili kısma girmeden önce son yazıdan buraya arayı bu kadar açmama neden olan etkenden bahsetmek istiyorum. Son 7 aydır boş gezenin yanında boşluk kalfalığı görevimi bırakıp sonunda iş hayatına daldım. Bu konun hayatım üzerindeki etkisini uzun uzun yazıcağım ama bu gün konu bu değil.

Bu gün yazacağım konuyu bir arkadaşla konuşurken kurduk diyebilirim. Ayrıca ona bu haftasonu bitmeden yazacağıma söz verdiğimden bu konuyu yazayım diyorum. Her ne kadar diğer konu yine daha benle ilgili olsada yazacağım konuda ciddi anlamda kafama yatan bir konu oldu.

Neyse artık konuya geçelim ...

İnsanlar genelde toplumun geneli ile bütünleşmek için kendini olmadığı kalıplara sokarak toplum geneli için daha "normal" bir halde gösterir yada öyle olmaya çabalar diyelim. Ben hayatımın genelinde bunu biraz sahtekarlık olarak görüyorum. Tamam insanlarla olan farklılıklarımı gözüme sokayım, çok pis marjinal olayım diyen biri değilim ama olmadığım biri olarak sahte bir kimlikle yaşamak, sürekli rol yaparak kendini saklamak çok zor geliyor.

Ben Dexter dizisini pek bir severim ve bu dizi konuyu bağlamak istediğim yere pek bir oturuyor. Dizide Dexter içindeki katili saklarken yaptıklarını kendi iç sesinden bizle paylaşır ve sık sık rol yapmaktan ne kadar bıktığını ve hoşlanmadığını dile getirir. Bu durum aslında benim olmadığım biri gibi hareket etmenin yanlış olduğunu düşündüğümü açıklayan iyi bir örnek oluyor.

Peki anormal olmak nedir dersek; o konu benim açımdan anlatılması daha kolay bir konu aslında. çünkü anormallik örneği olarak kendimi kullanacağım (evet konuyu yine bireysel bir açıdan ele alacağım). Mesela ben hayatta gördüğüm yada yaşadığım pek çok olayı izlemiş olduğum şeylere benzetir yada film sahnelerine atıfta bulunarak başkalarına aktarırım.

Ayrıca insnaların kötü yada kalitesiz dedikleri filmlerin bazıları ve günümüzde pek çok yaşıtlarımın izlemekten hoşlanmayacağı eski yeşilçam filmleri benim için çok cazip olabilir. Hatta o filmlerden çok fazla repliği günlük hayatımda kullanarak şaka yaparım.

Ha şimdi bunları okuyanlar buda ne bu mudur anormallik diyebilir, ama benim yapabildiğim bu (Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku oyunundan sevdiğim bir replikten alıntı yaptım)

Belki kendimi bu ve buna benzer egzantirikliklerimden dolayı anormal gördüğümden insanların farklılıklarını pek o kadar yadırgamam. Yada başklarının anormalliklerini yargılamam. Fakat bu durumda anormallik kavramını teknik olarak benim için normallik haline getiriyor diyebiliriz. Biraz felsefik olacak ama o zaman beni anormal bulup benden uzak duranlardan bende onları anormal bulup uzaklaşmalımıyım sorusunu bir dönem düşünmüştüm. Ama sonra bununda aslında bir anormallik olacağından normal insanlarıda kabullenmenin en doğrusu olacağına karar vermiştim.

İşte bu tür şeyler üzerine kafa yorunca fark ediyor ki toplumda insanlar ne kadar birbirine benzeyerek açıkta ve tek kalmayıp belli bir zümre ile bütünleşmeye çalışsada herkes işin özünde bireysel anlamda diğerlerinden farklı oluyor. Bu farklılıklarını gösterme cesareti gösterenler kendileri olduklarından kendi gibileri bulamasada kendi ile anlaşabilecek farklı insanlara yakınlaşabiliyor ama kendini gizleyenler ise sürekli olarak olmadığı biri gibi davranıp kendinden şüphe edip acaba bu sefer fark ederlermi endişesi ile toplumsal bir paranoyanın ağına düşecekler.

Aslında yazıya başlarken konunun bu yönde ilerleyeceğini tahmin etmiyordum. Ama gelen noktadan pek rahatsız olduğumu söylemem. Hem verdiğim bir sözü yerine getirmek, hemde bunca zamandır yazmamış olsamda görünen o ki kafamda bayadır tarttığım bir konuyu buraya taşımış oldum.

Bir sonraki yazı ise hayatımın yeniden yapılanmasına neden olacak konu hakkında olur herhalde ama artık eskisi kadar sık yazamayacağımdan bunu istediğim kadar kısa bir süre içinde yazamayabilirim. Bu nedenle bir sonraki yazı için herhangibi beklentiye girenler varsa onları beklettiğimdem dolayı şimdiden özür dilerim

30 Haziran 2008 Pazartesi

Şafaktan Gün Batımına

Hava çok sıcak, rüzgar ise fıslamıyordu. Dışarda ise sadece başı boş bir kaç kedi miyavlıyordu. Şehir bu bunaltıcı ortamda uyumaya çalışıyor ama beceremeyip yatakta dönüp duruyor gibiydi. Denedikçede hava dahada yapış yapış bunaltıcı geliyordu. Fakat bu havayı ve durumu umursamayan biri şehrin aksine hareket ediyordu.

Sanki erken saatte bir işi var gibi güneş yeni yeni doğarken uyanmıştı. Hatta vücudu bile yataktan çıkmak istemiyorken kendisi ile savaşarak kalkmak konusunda inat etmişti. Zorda olsa doğrulup yüzünü kaşındıran sakallarını sıvazladı. Bu arada hala uykulu odan beden istemsiz olarak esnedi. Uzun zamandır esnerken bu kadar gerinmemişti. Neredeyse bütün kasları kasılmıştı.

Kendine gelmek ve temiz hava almak için camı açmayı düşündü. Tüm gece boyunca klimanın serinlettiği oda camın açılması ile bir anda sıcak ve ağır bir hava ile doğdu. Bu havanın etkisi ile bir anda ter içinde kalınca; camı açtığına lanet etti ve derhal tekrar camı kapayıp. Güneşin karşısındaki iki taraflı apartman sıralarının arasından uzanan yolun üzerine doğuşunu izlemeye başladı.

Önce turuncu alevin ucu belirdi. Sonra yavaş yavaş bu turuncu kenarlı alev topunun ortasındaki sarı renklerde kendini göstermeye başlamıştı. Sırf şu güneşin doğuşu bile gün içinde havanın nasıl olacağını gösterir gibiydi. Neredeyse güneş bile sıcaktan bunalmış gibi duruyordu. Aklı olan ama dışarda işi olmayan birinin dışarı çıkmak istemeyeceği cinsten bir gün gelecek gibi gözüküyordu.

Ama işi olmamasına rağmen pek aklı olan biri değildi. Bu manzara bile onun inatçı yapısını bozamamıştı. Güneşin doğumunu izlerken biraz ayılsada gözlerini hala tam olarak açmakta zorlanıyordu. Odadan çıkıp banyoya gitmeye karar verdi. Dışarı çıkmadan önce soğuk bir duş ile hem dışarıdaki sıcağa daha iyi dayanacak hemde ayılabilecekti.

Duştayken şarkı söyleyen insanlarından olmadığından daha ziyade düşünüyordu. Yapacak başka bir şeyi olmadığından geçmişi düşünüyordu. Fakat geçmişte yaptıklarından iyi yada kötü pişmanlık duymuyordu. Sadece şunu farklı yapsam sonunda ne olurda yada bu olay başıma gelmese şu anda nerede olurdum gibi şeyler geçiyordu aklından. Başka bir deyişle kendini oyalamak için böyle bir yol bulmuştu.

Duşta geçen 30 dakikadan sonra parmakları morarmaya başlayınca çıkması gerektiğini anladı. Duştan çıktı vücudunu kuruladı ama saçlarını sadece taramkla yetindi. Sonra dışarıda giymek için kısa kollu bir gömlekte birde kot seçti. Sonra ağır ağır giyinmeye başladı. Giyindikten sonra acele acele bir şeyler yiyip sonunda evden çıkmaya hazır hale geldi.

Kalktığından beri bu kadar vakit geçirdiğinden şimdi sokaklar uyandığındaki gibi huzursuz bir uykuda değil bilakis yoğun bir insan kalabalığı ile doluydu. Sıcağa rağmen koyu renk elbiseler giyerek işe gitmek zorunda olan insanlar. Rahat giyinebilmiş olsalarda ellerindeki dershane dosyaları ile pırangalanmış sınav mağduru öğrenciler ve bunlar gibi amaçlı yada amaçsız pek çok kişi artık kendini sokağa atmıştı.

Ama onun ne bir amacı nede dışarda olmak için bir nedeni vardı. Sadece tek başına olmamak için sokaklarda, kalabalığın içinde yalnızlığı tercih etmişti. Kafasında pek bir şey olmadan bir oraya bir buraya dolanırken geçen kış kadıköyde karların içinde dolanırken kestanecide önüne atlayan tipi görünce bir an karşısına çıkıp yaptığın ayıp değil mi demek istesede bu ona bile fazlasıyla delice gelmişti.

Bu olaya fazla takılmamaya çalışarak kadıköy sahile oradanda Haydarpaşa'ya geçmişti. Saatte ilerlemiş ve öğlen olmuştu. Gardaki restorantta öğlen yemeği yiyerek zamanını değerlendirmeyi hep çok severdi zaten. Sonra restoranda oturduğu masanın hemen karşısında ilk baharda garda gördüğü sevgilileri görmüştü. Bu sefer ikiside üzgün görünmediğine göre adam gittiği yerden geri dönmüş olamlıydı. Bu durumu izlerken masaya gelen yemekle beraber gözleri ve zihni tekrar kendi masasına döndü.

Yemeğini ağır ağır ve afiyetle yedikten sonra kendisini iskelenin yanındaki büfenin kenarındaki masalara attı. İskelenin girişini çok net gören masasına oturalı beş dakika olmamıştıki yanaşan vapurdan çok hoş siyah saçlı bir kız çıkmıştı. İster istemez gözü kıza takılmıştı. Kız ise kafasını kaldırıp vapura bakıyordu. Daha sonra oda kızın baktığı yere bakınca vapurun ön tarafındaki açık koltuklardaki genç adamı görmüştü. Kızın vapurdan inerken ona baktığına göre herhalde sevgilidirler diye düşündü. Ne şanslı oğlan dedi bir anda bunu nasıl sesli dediğine kendi bile inanamayarak.

Daha sonra sıcağa meydan okuyan ılık meltemle biraz kendine gelsede içinden bir ses kalkıp gezmesini söylüyor gibiydi. Bu sese rağmen yinede orada bir kaç saat kalmayı başarmıştı. Şimdi ise eve dönmeden önceki saatlerini kalabalık ve cıvıl cıvıl bir yerde geçirmek en iyisi gibi gözüküyordu. Çünkü içindeki ses artık bu konuda oldukça istekli davranıyordu.

Moda'daki çaybahçeleri bu iş için en uygun yer gibi gözüküyordu. Genelde daha erken gitsede bu gün oraya biraz geç gittiğine hiç pişman olmamıştı. Oraya vardığında ise öğleyin hep denize en yakın masada oturup kendisi gibi etrafı izleyen genç çocuğun aslında orada çalışan biri olduğunu görünce etrafına belli etmesede şaşırmıştı. O çocuğunda tıpkı kendisi gibi boş gezenin boş kalfası olduğunu sanıyordu. Anlaşılan dünyada herkes onun kadar amaçsız değildi.

Bunları düşünürken genelde o çocuğun oturduğu masaya doğru götürdü ayakları onu. Daha sonra çocuk yanına gelip siparişini sordu. O bir anda sanki hayatında ilk defa biri ona soru sormuş gibi şaşırarak irkildi. Ardından kendini biraz toparlayarak soğuk bir limonata istedi. Çocukta gülerek derhal dedi ve masadan uzaklaştı.

İşte gün boyunca beklediği an gelmişti. Sabah büyük bir keyifle doğuşunu izlediği güneşin şimdide yine aynı keyifle batışını izleyecekti. Güneşte onu kırmamış ve orada geçirdiği 2 saatin sonunda turuncu ucunu denize değrdirmişti. O anı sanki büyülenmiş gibi izliyordu. Daha rahat görebilmek için güneş gözlüğünü taksada güneşe direk bakmak mümkü değildi. Ancak çok kısa anlarda gözlerini oraya dikebiliyordu. Yinede bu kısa anlar ona sonsuz gibi geliyordu.

Derken masasında biriken üç boş limonata bardağını almaya gelen çocuk yaklaştı ve "başka bir arzunu var mı" diye sordu. Daha önceki ilk soruşunda yaşadığını belkide 10 kat büyük bir irkilmeye yaşasada bu sefer daha hazırlıklı gibiydi. Anında kendine hakim oldu ve hesabı istedi. Gerçekten güneş batarken bugün ilede ilgili hesabını kesmişti. Birden içine dolan huzurla beraber hesabını ödeyip yeniden evine doğru yola çıktı. Bu arada neredeyse tamamen batmakta olan güneşede yanındaki insanların şaşırmalarına aldırış etmeden "yarın sabah yine görüşeceğiz" dedi.

26 Haziran 2008 Perşembe

Öyle Hallerden Biri

Bu sefer kendim hakkında yazmak niyetinde değildim. Zaten o nedenden bir süredir yeni bir şeyler yaz(a)madım. Ama geçen sürede anladımki he ne kadar istemesemde kendim hakkımda anlatmam gereken bir şeyler hala varki aklımı kendimdem daha uzaklara açamıyorum.

Hem kendim hakkında yazmak istemeyip hemde bir şeyler karalama isteğimi gerçekleştirmeye çalışmakla geçirdim son bir kaç günü. İşin kötüsü sanırım hakkımda yazmak istememden dolayı o konudada aklıma yazacak bir şey gelmemesiydi.

Daha önceleri doğaçlama yazılar yazmıştım ama bu seferki durumum hiç öyle değil. Hani bazen gözünüzü açıp kapadığınızda ne yazmanız gerektiği açıkça gözükür. Aslında doğaçlama olarak yazdığınıza inandığınız şey bilinçaltınızda zaten düzenlenmiş ve sizin onu kelimelere dökmenizi bekler. Bu tür yazıları yazarken insan sadece yazının düzenine ve konunun bütünlüğüne dikkat etse yeterli oluyor.

Ama şu anda göz kırpmayı geçtim. Gözlerimi bir daha açmayacakmışım gibi yumsamda bir türlü aklımda beni böyle alıp götürecek bir fikir, bir kıvılcım (adına ne derseniz deyin) gelmedi. Bende sonunda belkide yapmam gereken bu durumu yazmaktır diye düşündüm.

Belki problemimi kendime anlatmaya çalışırsam bu halimden kurtulurum diye düşündüm. Şu ana kadar anlatmaya çalıştığımdan anladığınız üzere son bir kaç gündür fikirsel bir tıkanma yaşıyorum. Asıl ilginç olanı aklım tek bir şeye takıldığından yada kafamı kurcalayan bir sorun olduğundan odaklanma sorunu yaşamaktan ziyade; odaklanacak üzerine gidecek hiç bir şey bulamamdan dolayı bir tıkanıklık yaşamam oldu.

İnsan öylesine bir kaç gün geçirince yazacak öylesine bir şey bulamadığından ancak öyle hallerden birindeyim gibi sözde felsefi ama özde ot gibi oldum şu iki üç günde ne yaptığımı yada yapacağımı pek planlamıyorum tarzı bir başlık atıyorum.

Bu arada yazdıkça (daha doğrusu yazarken kendimle hesaplaştıkça) yıl içinde yaşadıklarımdan sonra aklımın yaz tatiline çıktığını düşünmeye başladım. Gerçekten son günlerde yaptıklarıma bakınca böyle akılda kalıcı fazla bir şey yapmadan tamamen hayatın akışına kendimi bırakarak kafamı boşaltmaya çalışıyorum sanırım.

Bunu yenimi anladın be kardeşim diyebilirsiniz ama kontrolü bırkamışsanız sorunun nerede olduğunu nasıl anlayabilirsiniz diyerek sorunuza soruyla yanıt verme gıcıklığında bulunabilirim. Sanırım bunları yazmak kafamın yeniden çalışmasına vesile oldu gibi.

Durumumu analiz edip sorunun kaynağını bulup birde bunu fark etmemin nedenlerini savunabildiğime göre birileri tatilden döndü diyebilirim.

Böylece belki okuyanlar için anlamsız ve öylesine gözüken bir yazı benim için daha anlamlı ve geleceğe yönelik bazı planlalamar yapmama yönelik bir motivasyon kaynağı oldu.

Bunu okuyanlara (tabi eğer varsa :D) verdiğm rahatsızlaktan dolayı özür dilerim. İlerleyen yazılarda bunu mümkün olduğunca telafi etmeye çalışacağımın sözünü veririm.

23 Haziran 2008 Pazartesi

Yaşarken Biriktirdiklerim

Serhat Özcan'ın tek kişilik oyununun adı olan "Susarken Biriktirdiklerim" bu adı ilk gördüğümde bir hayli düşünmeme neden olmuştu. Her nedense bu isim beni etkiledi. Özelliklede biriktirme kısmı nedense bana yakın geldi.

Genel olarak hayatta gözlem yapmayı bildiğimi düşünmüş biriydim. Buna ek olarak birde çevremde duyduğum olaylarıda aklımın bir kenarına yazdığımı düşününce, bu biriktirme işi bana çok uzak bir anlayış değil.

Bende buradan yola neden çıkmayayım dedim. Ve işte şu anda o kararımın sonucu olarak bilgisyaramın başında klavyemin önündeyim. Yanlız ben hayat genelimde pek susan biri olmadığımdan başlıkla biraz oynamam gerekti. Ama böyle kendi adıma ne biriktirdim diye sorduğumda; işte bunlardır diye dökülemiyorum. Kronik problemim olan kendimi insanlara açamama sorunun bir başka yat etkiside bu olsa gerek.

Yinede insanın kendini geliştirmesi için korkularının ve sorunlarının üzerine gitmek gerektiğine inandığımdan. Kendimi açılmak için sonuna zorlayacağım. Evet bir şeyler gelecek gibi. Bu kadar lafı dolandırıp durduktan sonra sanırım bir şeyler dökülecek gibiyim.

İlk olarak hayatım boyunca gözlemlediğim en önemli olaylardan biri farklı cinsler arasında ilişkiler. Oldu iki farklı cinsin (daha anlaşılır konuşmaya kendimi zorlarsam kadın ve erkek) beraber olmaya karar vermelerinde yada anlaşmalarında (ki sanırım bu tür bir ilişkide karar vermeden ziyade iki tarafın ortak bir sonuç için anlaştığını söylemem daha doğru olacaktır) neden olan motivasyonlar yada onları birleştiren etkenler çok ilgimi çekmiştir. Pek eveleyip gevelemeden saymak gerekitse en sık dikkatimi çeken ama aynı zamanda en çok tiksindiğim etken çıkardır. Kız yada erkek (dürüst olmak gerekirse çoğunlukla kızlar bu konuda daha önce çıkıyor) karşısındakinden bir çıkarı olduğunda hiç bir ortak yanı olmamasına rağmen beraber oluyor. Belki günümüzde oyunun kuralı bu olabilir. Ama bu günümüzün şartları her zaman kuralına göre oynamanın iyi bir şey olmadığını düşünmemi engellemiyor.

Muhemelen bu söylediğime bunu okuyacak insanlar inanmayacaktır. Hadi canım sende; eğer elinde çok çekici imkanlar olsa sırf güzel olduğu için bir kıza ilgi duyabilirsin der. Ama bu noktada bu ilgi duyma ile ilgili biritirdikleriminde devreye girmesiyle birine ilgi duymada bir kaç etken olması gerektiğine inanıyorum. Her şeyden önce işin altın kuralı ortak noktalar. Bu sadece karşı cinsle ilişkilerdede değil bir insanın hayat boyu her türlü insan ilişkilerinde (iş hayatını göz ardı ediniz, tamamen kişisel hayattan bahsediyorum) iki kişinin oturup konuşabileceği bir (hatta en sağlıklısı bir çok) konu olursa bu durum iki kişinin yaklaşması için çok önemli olacaktır. Bir diğer önemli nokta ise uyum olmalıdır. Bir kişinin yaşam tarzı ile ilgilenmeyi düşündüğü kişi ile benzer daha doğrusu "uyumlu" olmazsa o iki kişinin mutlu bir geleceği olması zor görünüyor.

Filmlerdeki (özelliklede yeşilçam filmleri; ki benim bu konudaki en ciddi gözlem alanım yeşilçam filmleri oldu) ayrı dünyaların insanların mutlu olmak için her türlü engeli aşması durumu ancak filmlerde olacak cinsten bir şeydi. Gerçek hayatta işler hiç bir zaman o kadar yolunda gitmiyor (en azından ben pek yolunda gittiğine şahit olmadım) gibi görünyor.

Bir başka biriktirdiğim ve benim için en önemli nokta ise insan ilişkilerinde tamamen dürüst olmak. Az sırrın olup iyi bir sır saklayıcısı olmak bence kişinin sahip olması gereken olmazsa olmaz bir özelliğidir. Biraz karışık görünebilir ama açayım. İnsanlara güvenmeden onlarla samimi olamayacağınızdan; pek fazla sırrınız olmamalı insanlardan saklayacak bir şeyiniz olmazsa çok daha güvenilir biri olursunuz. Hele benim gibi kendini yada dertlerini çevresine açamayan birinin birde sırları olursa iyiden iyiye insanların arasından kendini çekmeye başlar.

Buna ek olarak kişilerin size güvenip verdikleri sırlarıda olmayan kendi sırlarınız kadar iyi saklamanız gerekir. Eğer birinden öğrendiğinizi başkasına yetiştirmeye başlarsanız gün gelir kimse sizle samimi olmaz; o sevdiğiniz insanlar aranıza aşılmaz duvarlar koyarlar.

Şöyle yazdıklarıma baktımda hayatta biriktirdiklerimin benim için en önde gelenlerine baktımda. Acaip biri olduğumu anlamak için çok dikkatli yada leb demeden leblebiyi anlayan biri olmaya gerek yok sanırım. Günümüzün favori anlayışı olan yüzeyselliği ve basitliği yererek geniş kitlelere sırtımı dönebilecek kadar acaip biriyim.

İnsan diğerleri kadar kendisinide gözlemleyince böyle şeyler söyleyebiliyor. Acaip olabilirim ama asla bu durumdan rahatsız olduğumu söyleyemem.

17 Haziran 2008 Salı

Üç Yanlış Kaç Doğruyu Götürür

Kirli, karanlık, izbe ve rutubet kokan odasına kendini zor attı. Geçirdiği günden sonra bu köpek kulübesinden hallice oda ona kral dairesiymiş gibi geliyordu. Yayları çok uzun yıllar önce kırılmış. İçinden pamuklar dışarı doğru sarkan, üzerinde herhangibir nevresim yada çarşaf olmadığından her türlü lekenin rahatça seçilebildiği şiltesine uzandı. Daracık camı binanın dış yüzeyine konan reklam panosu nedeniyle kapanmıştı. Bu nedenle güneş daha battımı yoksa batmadı mı analmasının imkanı yoktu.

Kapkaranlık odada ışığı yakmadan, kirden ve örümcek ağlarından zar zor görünen tavana bakmaya başladı. Çok değil bundan 2 yıl önce çok başka bir hayatı; hedefleri, hayalleri ve arzuları vardı. Şimdi ise sadece günü kurtarmaya çalışıyordu. Hiç bu kadar çabuk ve dibe düşebileceğini tahmin edemezdi.

Trainspotting filminde Ewan McGregor'un uyuşturucu müptelası arkadaşlarından daha beter bir durumda yaşıyordu. Ama asıl üzücü olan bu hayat ona eskisi kadar koymuyordu. Yeniden düzenli ve güzel bir yaşamı olacağına olan inancını kaybetmişti. Onu en çok içten içe yiyende buydu. Pes etmişti, olanları kabullenmiş ve kaybedenler için gerçek bir rol modeline dönüşmüştü.

Halbuki çoçukken neler hayal etmişti. Zeki ve atak bir çocuk olarak ilerde muhakkak başrılı olacak. Herkesin parmakla gösterdiği ve başarı öyküsünü çocuklarına anlattığı biri olacaktı. Yanlışlar ... Ah o sonu gelmez ve bir kez başladımı sonu gelmez yanlışlar yok muydu. Hayatta hep yanlışların düzeltilebileceğine inanarak büyümüştü. Taki kendi yanlışların en büyüğünü yapana kadar.

O kendine aşırı güvenme hatasını yapmıştı. Kendine çok güvenip yanındaki tüm dostlarını ve onu sevenleri kendine düşmanmış gibi görme gafletine düşmüştü. Onlarda uzak durmaya başladıkça batağa gömüldü. Batağa gömüldükçe dahada dönülmez bir yola girdi. Sonunda kurtulmak istediğinde o yanından uzaklaştırdıkları onu görmezden geldi.

Karma yada adı her neyse artık yaptıklarının sonucu olarak ödemesi gereken bir bedel vardı. Bu bedel bir zamanlar acımadan kendisinden uzaklaştırdığı, kırdığı yada daha kötüsü zarar verdiği insanlardan özür bile dileyemeden yaptıklarını telafi edemeden bu tek hücreli ve ziyaretçisiz zindanda yaşamak olacaktı.

Sınavlarda hep derler 3 yanlış bir doğruyu götürür. Düşününce gerçekten bir doğrunun değeri bumudur. Yada her yanlışın etkisi aynımıdır. Bu işin böyle bir matematiği varmıdır. Dahada önemlisi bu işi formulize edebilmek mümkünmüydü. Eğer öyle olsaydı yaptığı tek hata hayatını yörüngesinden çıkarıp onu bu deliğe sokmazdı.

Peki bunlara neden dayanıyordu. Neden katlanması gerektiğine inanıyordu. Bunun için aklına iki şey geldi ilki adalete olan inancıydı. Yaptığı yanlışın bedelini ödediğinde şans sonunda onunda yüzüne gülecekti belki. Aklına gelen diğer şeyse bu ilk fikrinde çıkış noktası olan şeydi. Umut ... En aptalcasından, en safçasından, en inanılmayacak cinsinden bir umut. İşte onu devam etmeye motive eden tek şey bu kadar basit ve bu kadar uzak bir şeydi. Her şeye rağmen ufacık bir ihtimal bile olsa denemeye değerdi. Nede olsa bu hale gelmesine neden olan şeyde bu umuttan daha büyük bir şey değildi

16 Haziran 2008 Pazartesi

Yağmur Sonrası Toprak Kokusu

Şimdi bu başlık nerden ve nasıl çıktı demeyin. Birden aklıma geliverdi işte. Sanırım bu güm öğlen yağan yaz yağmurundan (gerçi bu yağmurdan sonra koklanacak ıslak toprağın olduğu bir yerde değildim ne yazıkki) esinlendim.

Bu kısa ve abidik giriştende anlaşılacağı üzere aklımda yazacak net bir konu yok. Doğaçlama bir şeyler yapmaya çalışacağım. Daha doğrusu içimdeki ses konu aramayı boş ver, klavyenin başına geç ve tuşlara basmaya başla dedi.

Başlığı bulma anımda açıkçası sonrası için beni umutlandırmıştı. Fakat nedense şimdi mevzuyu münasip bir konuya paslamakta zorlanıyorum. Ama doğaçlama yazmanın güzel yanında böyle zorlukları yaşadığınız anda bundan bahsederek en azından yazmaya devam edebiliyor olmanız.

Cidden düşünüyorumda bu aralar öyle aman buraya gelip yazayım dediğim pek bir şey yaşa(ya)madım. Amma velakin hikaye yazacak bir motivasyonum yada yazacak bir konumda yok. Sadece yazı yazmak istiyorum. Plan yapmadan bir sonraki cümlede ne yazacağımı bilmeden yazmak istiyorum.

Evet sanırım bir noktaya gelmeye başlıyorum. Hayatta insanın böyle anları olur. Beş N ve bir K'dan oluşan sorulara cevap aramaksızın içindeki sesi dinleyerek bir şeyler yapar. Çoğu zaman bu sesi mantığınız bastırabilir. Fakat öyle anlar gelir bu içinizdeki ses o kadar güçlü o kadar engellenemez hale gelirki mantığın m'si kalmaz ortada.

İşte öyle anlarda istediğinizi yapabilmenin verdiği çoşku cidden tarif edilemeyecek kadar güçlü oluyor. Sizi oluşturan her bir hücrede bu çoşkuyu hissedersiniz. Her şey sizin doğru yolda olduğunuzu ve doğru şeyi yaptığınızı söyler. Sorumluluklar yada rutin hayatınızdaki stres kaynakları uzak bir anı gibi kalır.

Tek bir işe, tek bir noktaya odaklanırsınız. Kafanızda her şey berraklaşır. Hiç bir engel yada sorun sizi yolunuzdan alıkoyamaz. Benliğinizle içinizdeki en derin duygu yada kişiliğinizin özü ile bağlantıya geçmişsiniz zaten, öyle bir gücü kim durdurabilirki.

Mesela ben bu sayfayı açarken çok zorlandım. İnternetimde bir sorun mu vardı yoksa genel bir yoğunluktan mı bilemiyorum. Sayfayı her tıkladığımda "sayfa görüntülenemiyor" mesajını ekranımda gördüm. Sonunda tam girip yeni gönderiye tıkladım. Bu sefer yazıyı yazmak için açılacak olan kutucuk bir türlü çıkmadı. Tam o anda aslında sayfayı kapatmış ve boş ver sonra daha belli bir konu ve planla bir şeyler karalarım, daha dün yazı yazdım zaten dedim.

Ama o sayfayı kapadığım anda bir anda içimde bir şeyler oldu. Muhakkak bu sayfanın açılması gerekiyordu. Muhakkak benim yeni gönderi yazmam gerekiyordu. Bundan kaçmamın yada ertelememin yolu yoktu. Daha ben bunları kafamda ölçüp tartamadan sayfayı yeniden açmıştım.

Şu yazıyı okuyan sayılı ve tektük kişiler şu noktaya kadar sabredip beni okuduysa şu ana kadar hala ciddi bir konuya değinmediğimi fark etmiştir. Buna ek olarak zaten bu yazıyı belli bir şablonla yaz(a)mayacağımı daha ilk paragraftan belirttiğim için o konuda pek bir rahatsızlık duymuyorum.

En azından içimden o an geçen duyguları ortaya koyabildim. Sanırım şu anda yapmak istediğim şey buydu. Bu blog sayesinde içimdekileri yansıtabilmek.