01 Kasım 2009 Pazar

In The Not Too Distant Future

Başlık son zamanlarda pek çok dizi ve filmde gördüğüm bir cümleden ibaret aslında. En basit anlamı ile yakın bir gelecekte diyebiliriz dilimize çevirmemiz gerekirse. Bu cümleyi son zamanlarda bu kadar sık görünce ister istemez acaba bilimsel anlamda insanlık bir kilometre taşını geçiyorda hala biz farkedemiyoruzda diziler ve filmler ufak ufak bize bunu haber veriyor mu diye düşünmeye başlıyorum.

Hazır düşünmeye başlamışkende (bu aralar fazla düşünmeyip anlık yaşamaya çalışıyorumda) bu noktadan bir şeyler çıkarabilirim diye düşündüm. Sonuç olarakta 20-25 günlük bir süreçte kendi hayatımda yakın gelecekte olacaklardan ziyade daha genel bir açıdan olaya yaklaşayım yakında hayatımıza girmesi muhtemelen neler olacak ana fikirli bir şeyler karalayayım dedim.

Öncelikle eski bir Beylerbeyli olarak Üsküdar ve Marmaray'dan konuya girmek istiyorum. Malum Üsküdar'ın göbeği yıllardır Marmaray çalışması nedeniyle rezil bir halde. Salacak'a kadar uzanan bu rezalet oraların eski halini bilenleri (mesela beni) üzsede sanırım 2-3 sene içersinde bu çalışmalar sonuçlanacak ve Anadolu yakasından Avrupa yakasına denizin altından geçebilir hale geleceğiz. Çok değil bundan 10 sene önce ben bu tür bir şey olmaz diyordum. Hoş hala 2-3 senede mevcut siyasi otoritenin bu porjenin altındna kalkacağına çokta inanamıyorum ama bu bambaşka bir konu buna girersem çıkamayabilirim.

Bir başka kıyak geçeceğim toplu taşıma konusu ise Kadıköy - Kartal metrosu olacak. Bu projede resmi kaynaklara göre 1-2 senede bitecekmiş. Gerçi bu proje yüzünden yıllardır şekli şemali çok düzgün olan canım Beyazevler durağını 25 metrelik bir çukura çevirmiş olmalarından hiç hazzetmesemde söz verdikleri gibi metronun her iki yönünede kara yoluyla gidilebileceğinden çok daha kısa sürede gidilebilecekse bu projeyide sevebilirim.

Daha yakın gelecekte olacak bir şeyse yaklaşık (ney yaklaşığı nerdeyse tam olarak) 2 ay sonra 2010 yılına girecek olmamız. Bunla yada Mayaların 2012 yılının dünyanın sonu olduğu konusu hakkında yorumlara girmeyeceğim. Gerçi Roland Emerich denen felaket filmlerini ısıtıp ısıtıp önümüze sunan yönetmen bozuntusunun son filmi 2012 için uzun bir eleştiri yazabilirim ama onu bile bu paragrafta araya sıkıştırmak bence yeterde artar. Neyse ne diyordum yakında 2010 yılına gireceğiz. Bunun ne önemi var derseniz; çok önemli değil sadece 2009'dan farklı olarak 2010 yılında bayramlar haftasonlarına denk gelmiyor. Böylece potansiyel ekstra tatiller yanmıyor. Hatta 1 Ocak 2010 bile cuma gününe denk geliyor. O derece bereketli bir sene olacak tatil bakımından.

Aslında bu noktada yakın zamanda gösterime girecek filmler, çıkacak oyunlar yada albümlerin bir listesini yapabilirdim ama kısaca önemli olanları yazmak yazıyı okumak isteyenler için daha kolay olacak diye düşündüm. Herşeyden önce 2011 yılında vizyona girmesi planlanan ilk Hobbit filminin adıı burada anmak gerekir herhalde. Yıl sonuna doğru gösterime girecek ve Titanic'ten beri James Cameron'ın üstünde çalıştığı ve fragmanından yola çıkarsak teknik bir başyapıt olma ihtimali olan Avatar ilk sayılması gereken filmlerden. 2010 yazına doğru gelecek Iron Man 2 ve yılbaşında gelecek Sherlock Holmes'te saymazsam olmaz diyeceğim filmlerden.

Dizilere gelirsek henüz başlamamış ve beklediğim ok fazla dizi yok aslında (kusura bakmayın Lost hastatası değilim ne yazıkki) ama yinede Mart ayı civarında geri dönecek olan sakar ajanımsı Chuck'ın adını anmamakta olmaz herhalde

Albüm konusunda ise Epica ve Rammstein'ın yeni albümleri bir süre albüm bekleme ihtiyacı yaratmayacak bende. Yinede dağılan After Forever'ın solisti Floor Jansen'in yeni projesi Revamp bende beklenti yaratacak önemli bir proje olarak öne çıkıyor.

Aslında çok daha fazla şey yazılıp çizilebilirdi ama bir noktadan sonra kendini tekrara girebilecek bir konu olduğundan son olarak umarım yakın gelecekte bizi daha az kazıklayarak adsl hizmeti veren bir internet sağlayıcınada sahip oluruz diyerek yazıyı burada noktalamak en iyisi olacak.

18 Ekim 2009 Pazar

Ne Yapıyorum

Hayatımda kendimi sorguladığım anlar oldu. Nereye gidiyorum, yanlış mı yapıyorum diye tereddüte düştüğüm zamanlar oldu. Fakat bu yazıda böyle ağır durumlardan bahsetmek istemiyorum. Daha doğrusu böyle ağdalı mevzulara girmeye üşenir oldum bu aralar. Zaten son dönemlerde yazıların arasını bu kadar açmış biri olarak bunca aradan sonra öyle bir konu ile gelmek abesle iştigal olurdu.

Hem bu aralar yavaş yavaş eski hayatıma geri dönmeye çalışırken geçiş dönemi için yaptığım ettiğim olayların kısa bir özetini geçeyim hemde kafama takılan bir kaç gözlemi yazayım dedim.

Öncelikle ağustos ve eylül aylarında son dakikaya bıraktığım tez yazma işini halletmekle uğraştım. Bu durum güzelim 2 haftalık izniminde uçup gitmesine neden oldu. Tabi arada yalan olan bayram tatilini saymıyorum bile. Biraz aksiyonlu bir tez teslimatı yaşadım ama o sorunuda atlattım. Şimdi önümde jüri oluşturma ve jüriye girme sorunları kaldı. Ondan sonra artık hayatımda öğrencilik ile ilgili sayfayı sonsuza kadar kapatmayı planlıyorum.

Ekim aynın başında ise kalan son iznim olan dört günü kullandım ki o izin son yaşadığım dönemin etkilerini düşünüce bana ilaç gibi geldi. Uzun zamandır ayrı kaldığım film izleme ve bilgisayar oyunları ile vakit geçirme aksiyonlarıma o dönemde bol bol geri döndüm.

İzlediklerimden aklımda kalanları yazayım öncelikle. İlk olarak Clive Owen ve Jennifer Anniston'lı Derailed'dan bahsetmek lazım. Gayet güzel ve sürükleyici bir kumpas filmi olmuş. Fakat sondaki süprizi ben daha filmin ilk 20 dakikasında tahmin ettiğimden filmi sanki daha önce izlemiş gibi oldum sonlara doğru. Fakat bu nedenle filmi suçlayacağımı sanmam mevzu bende böyle filmlerin sonu hakkında hep tahminde bulunmayı seviyorum. Tutunca da tabi filmin biraz tadı kaçıyor.

Bir diğer bahsetmeden geçmemem gereken filmde Eric Bana'nın Hollywood tarafından keşdefilmedne önce memleketi Avusturalya'da çektiği Chopper filmi olacak. Arkadaşı için bir hakimi rehin alan psikopat bir ruh haline sahip bir adamın (ki kendisi daha sonra kiralık katil olmuştur) kendi hayat hikayesini yazdığı kitaptan uyaralanan bir filmdi. Her ne kadar ağır Avusturalya aksanı biraz kulak tırmalasada gerçekten güzel bir filmdi. Bu tür suçlu ve hapishane filmlerini sevenleri sıkmayacak bir filmdi.

Birde uzun zamandır izlemediğim bir filmle tatil dönemindeki film sağanağını kapatmıştım. Bu filmde çocukken tek kişilik ordu kavranımı kafamıza nakşeden adamlardan olan Conan'ın filmiydi. Bu tür filmler çocukken ve şimdinin tekniği ile çekilen kusursuz görsellikteki filmlerden sonra biraz yavan gelsede hala iyi hala etkileyici olmayı başaran klasiklerden.

Bu aralar zevkle oynadığımız filmlere gelmek gerekirse. İlk sıraya Wolfenstein'ı koymak lazım. Geçmişte benim gibilerin aklına kazınan bir oyundu. Daha sonra ben oynamasamda hakkında hep olumlu şeyler düşündüğüm bir devam oyunu gelmişti. Serinin yeni halkasına ise ben bile kayıtsız kalamadım. Bu sefer oyun Nazilerin deneyler için üst olarak kullandığı İsenstadt kasabasında geçiyor. Şu ana kadar oyunu tamamlayamadığım ama oynadığım kısımda bile oldukça etkileyici ve zorlayıcı kısımlar vardı.

Bir diğer güzel oyunda X Men Origins: Wolverine oldu. Neredeyse ölümsüz ve hem filminde hemde çizgi filminde çok sevdiğim bir karakterin böyle güzel bir oyunu olunca oynamadan edemedim. Özellikle neredeyse durdurulamaz bir saldırı gücü olması nedeniyle rakiplerinin elindeki tüfeklerini bile para edememesi çok hoş bir durum. Ayrıca filme pararlel bir şekilde gitsede filmden daha güzel bir senaryosu var gibi gözüküyor benim oynayabildiğim kısmı.

Birde üç dört aydır dönüp dönüp oynadığım bir Prototype varki oda anlatılmaz yaşanır bir deneyim sunuyor insana. Manhattanda en sokaklarda dehşet saçan bir virüs varken oradaki en güçlü ve en ölümcül yaratığı kontrol etmek GTA'nın bile ulaşamadığı bir noktaya taşıyor insanı.

Son haftalarda ise yeni sezonlarını geçte olsa indirmeye başladığım dizilerime dönmenin zevkini yaşadım. Kısaca yeni sezonları başlayan yada benim yeni başladığım dizilerede girerek noktalayayım diyorum bu yazıyıda.

Öncelikle How I Met Your Mother ile başlamak lazım. Son sezonu Barney ve Marshall ile giden dizi bu sezon sahalara daha eğlenceli dönmüş. Özellikle Lilly ve Robin'in gerçek hayattaki hamilelikleri nedeniyle dizide son dönemlerde daha geri plandalarkenki kısır döngü bu sezon başı ile ortadan kalkmış gibi. Şu ana kadar izlediğim dört bölümden Robin 101 bölümünü çok sevdim.

Heroes ise bence her sezon biraz daha geriye gidiyor. Her sezon başında Hiro'nun kahraman olmalıyım diyerek kendisine yeni bir görev araması artık sıkmaya başladı. Gerçi Robert Knepper'ın oynadığı Samuel karakteri diziye biraz hareket katacak gibi ama yinede daha önceki sezonlardan bile daha ağır bir tempo ile sezona girdiler. Umarım 1-2 bölüm içinde toparlarlar.

Kişisel favorim olan Dexter ise ilk iki bölümüne bakılırsa gayet güzel bir sezon geçerecek gibi gözüküyor. Artık aile babası olan Dex bu sezona yeni sorumluluklarının ağırlığı ile başlıyor. Ayrıca diziye yeni giren gelmiş geçmiş en sağlam seri katil olarak lanse edilen karakterde sezon ilerledikçe Dex'i yakalaması için daha da motive edecekmiş gibi geliyor.

Son olarak ise arkadaşların yoğun tavsiyesi ile True Blood'a başladım. İlk iki bölümünde New Orleans'ın ağır şivesi biraz kulak tırmalasada ve ben bu vampirleri bir tuhaf hallere sokan yapıları pek sevmesemde takip edeceğim bir dizi gibi gözüküyor.

Bu aralar pek bir şey yapmadım gibi bir hissim vardı ama şu yazdıklarıma baktımda ekim ayını dolu dolu yaşamışım gibi. Neyse bakalım bu yazı ile tekrar bloga hırs ve şevkle döner arayı fazla açmam umarım.

22 Eylül 2009 Salı

İki Arada Bir Derede

Aslında çok yazmak istediğim çok şey var. Arayıda açtığımında farkındayım. Fakat yüksek lisans tezi ile boğuşmamnında etkisi ile ay sonuna kadar yine bir şey yazabilecek durumda değildim aslında. Amma velakin biriken bir kaç şey var hem arayı çok soğutmayayım hemde biraz kada dağıtayım diyerek kısa bir şeyler yazmak istedim. Neyse lafı uzatmayalım inceden madde madde yazalım birikenleri.

İlk aklıma gelen Mavi Jeans reklamı oldu. Merak ediyorum hangi mantıkla böyle bir reklam kampanyası başlatıldı. Oldukça tuhaf bir reklam. Öyle bir konseptki sanki bu yağmurda bu selde başka insanlar sular altında kaldı yada bu şehirde kapkaç yok mahalle baskısı yok tam anlamı ile bir metropolüz gibi bir hava var. Onuda geçtim bu ülkede kaç aile içinde o reklamda geçen diyaloglar o reklamdaki hali ile vukuu buluyor. Neyse bu konu eleştirildikçe eleştirilir aynı konuya çok takılmayalım.

Sel konusu varki hakkında ne dense bilemiyorum. Bu ülkede şehir planlamacılığı denen olgudan bihaber olunduğu zaten bilinen bir gerçek. Özellikle mütehaitler sattıkları evlerde kimler ne tehlikelerde kalır düşünmedikleri çok açık. Fakat bunları kontrol etmesi gereken yönetici sıfatındakilerinde olaya bakış açısı çok farklı olmaması ve dahada kötüsü onları seçen çoğunluğun yeri geldiğinde kendi hayatını iki torba kömüre satabilmesi şu sel felaketinin altından çıkan gerçekler herhalde. Yine yazdıkça uzayacak mevzu ne düşündüğümü az buçuk açıklamışken tadında bırakayım.

Avrupa Basketbol şampiyonasında Milli Takım'ı görünce yazmadan edemedim. Ülke insanları olarak neden böyle şampiyonalarda sadece birinciliği başarı olarak kabul ediyoruz. Bunu sade vatandaş değil bizzat milli takımda bu şekilde hissetmişki Yunanistan maçından sonra düştüğümüz hale geldik. Sanki ülkede her spor dalında her türlü alt yapı var. Etraf spor olanaklarından geçilmiyormuş gibi zar zor çıkardığımız isimleri çok kolay yerin dibine batırma konusunda çok başarılıyız. Neyse yine tadında bırakalım.

Ramazan geçti ki ben ramazan aylarını nedense pek bir severim. Biraz nostaljik bir yapım olmasından herhalde böyle eski dönemlerin sık sık akla geldiği zamanları pek bir severim. Ama bu ramazanda belki birazda kendi sıkışıklığımdan hiç o güzellikleri hissetmedim. Çok tatsız tutsuz bir ay geçirdim. İşin kötüsü üstüne şeker bayramıda (isteyen ramazan bayramı desin ben 25 senedir şeker bayramı diyorum başka bir isim kullanmayıda hiç düşünmüyorum) benzer bir kekremsilikte geçti. Geçen sene bayram tatiline kaç gün kaldığını sayardım. Bu sene pazartesi işe gitmek için giyinyordum neredeyse.

Ufak ufak dizilerde başlıyor. İlk bölümleri hemen indirmeyeceğim. Ay sonuna kadar indirdiklerimi izleyemediğimden kafaya takacağımdan bekleyip hepsini öyle indireceğim. Bu arada hazır bu konuya girmişken. Geçen sene biten Prison Break ve Sarah Connor Chronicles ve hafiften tadı kaçan Heroes'dan sonra bu sezon yeni dizilere ihtiyaç duymam mümkün. Aklımda House, Firinge ve Leverage var. Bunlar dışında tavsiye olunacak diziler varsa yorumlarda paylaşmalarını rica ederim.

Ekim ayının gelmesi ile bir kaç oyun piyasaya çıkacak olmasıda tez sonrası rahatladığım dönemde iyi olacak. Modern Warfare 2 ve her ne kadar daha geç çıkacak olsada Max Payne 3 beni heyecanlandırıyor. Ayrıca haftasonları arkadaşlarla sık sık pes oynadığımı düşününce pes 2010'uda denem pek bir güzel olacak. Tabi birde güzeller güzeli Football Manager 2010 gelecek ki oda ayrı bir sevinç nedeni oldu.

Gelelim sinema aktivitelerine Gamer ekim gibi gelecek sanırımı onu bir kenara yazdık. Sonracığıma District 9 ve Legion gibi filmler ilgimi çekti. Hele birde aralıkta gelecek olan James Cameron'ın Avatar'ı varki aman diyeyim bu filmi muhakkak iyi bir salonda hatta mümkünse İMAX fasilistesi olan bir salonda izlemek gerecek gibime geliyor.

Birde unuttuğum bir şeyi eklemem lazım. Pek çoklarının bildiği gibi Last.FM ve My Space gibi iki site telif hakkı bahane edilerek ülkemize engellendi. Bunu özellikle telif haklarını bahane ederek yapan Müyap kurumuna denecek laf var mı bilmiyorum. Eğer üyelerinizin sanatçıları My Space yada Last.FM'de şarkılarını paylaşıyorsa bu sitenin suçu değildir. Bunu engellemek istiyorsanız sanatçıları bu konuda firmalar uyarabilir. Fakat Müyap'ın amacı bu sitelerde haraç toplamak gibi görünüyor bu duruma bakılınca neyse bu konuda lafı uzatırsam terbiyemi ciddi anlamda bozabilirim.

Yazmak hakikaten iyi geldi aslında daha yazılacak mevzular var herhalde ama hem zamanım kısıtlı hemde şimdilik burda noktalamak iyi olacak gibi gözüküyor.

30 Ağustos 2009 Pazar

7

Bukarga tarafından kendim hakkında 7 tuhaf şeyi listemem konusunda mimlenmişim efendim. Ehhh son dönemlerde mimlenme dışındaki anlarda kısa süreli duygu patlamaları yaşamadıkça suya sabuna dokunmadığım gerçeğini göz önüne alınca geçte olsa bu konuyu değerlendireyim dedim. Lafı dahada uzatmadan listeye başlayalım.


1- Çok tuhaf mı bilmiyorum ama mutlu olduğum anlarda nedense geçmişte kendimi kötü hissetiğim anları hatırlarım. Hatta bir anda o durumda olduğumdaki gibi hissederim kendimi. Biraz kendime mi kastım var yoksa iyi zamanların değerini bileyim diye bu kötü zamanlarımı hatırlıyorum o anlarda pek çözemiyorum ama yaz akşamından hafif bir esinti ile içi ürperen insanlar gibi hissediyorum kendimi öyle zamanlarda. Neyseki etkiside tıpkı o esintideki gibi anlık oluyor.


2- Herhangi bir şeye odaklanma konusunda her daim sorun yaşarım. Bu durum özellikle öğrencilik hayatımda hep sorun oldu. Ders sırasında not tutarken yada dersi dinlerken etraftaki eşya yada kişileri inceleyip bu durumu idare edebiliyordum ama iş evde yada kütüphanede ders çalışmaya gelince önümdeki kitap dışında her şeye odaklanabiliyordum. Bu odaklanma sorunu birazda önündeki işte kaçma amacı ile yaptığım bir şeydi sanırım. En azından safi tembellik gibi bir durum olduğunu sanmıyorum. Çünkü daha ilgimi çeken konular mevzu bahis oldumu yada güzel bir roman yada dergi elime geçtimi bunları saatlerce okuyabilirim. Fakat zorla yapmak zorunda olduğum bir şey varsa o konuda ne kadar önemli olursa olsun odaklanmada zorlanırım.


3- İnsanların genel olarak bu doğrudur dediği şeyleri bazen bilerek yapmama gibi bir huyum var. Aslında bu huy daha ziyade bir kaç sene öncesine kadar üzerimde etkisi olan bir şeydi. Sözde koyun gibi sürü psikolojisine başkaldırı niteliğinde farklı olmak için çabar harcayacak bunu yaparkende ilgi çekmek için çırpınan marjinallere benzemeyecektim. Tıpkı tanımlamadıki gibi gerçekleştirmeside zor bir durumdu benim için. Hem farklı olup hemde dikkat çekmemek gibi saçma bir istekte diyebiliriz buna. Bu istek adına yaptığım bir kaç saçmalıktan biride okuma salonlarında çok gürültü var diyerek kışın sınavlara hazırlanmak için yer yer bahçede notları okuduğumu hatırlarım. Halbuki bahçede en az okuma salonlar kadar gürültülüydü. Çok mantıklı yada anlamlı olmayan bunun gibi bir kaç saçma şeyden sonra sanırım bende ufak ufak bu durumdan sıkıldım. Gerçi hala ağrı yada hastalığım dayanılmaz boyutlara gelmedikçe ilaç kullanmamak yada bir sebze sırf sağlığa çok yararlı diye berbat bir tadı olması nedeniyle yememek gibi inatlarım vardır.


4- İnat demişken bir sonraki madde içinde bazen tutan inat damarımdan söz etmem lazım. Aslında bir önceki maddeden de yapı olarak inatçı biri olduğum anlaşılıyordur ama burada o durumu biraz daha açalım. Zaman zamanbir konuda kendi yararıma bile olsa ve ben bunun farkında olsam bile aksi yönde gitme konusunda inat edebilecek bir yapıdayımdır. Yani bir şeyi tam anlamı ile benimsemeden yapmam gerçekten pek kolay olmuyor. Gerçi son yıllarda bu konuda kendimi iyi yönde biraz geliştirdim sanıyorum. Kafama yatmasada bazı durumların yapılması gerektiği konusunda kendimi ikna edebilir oldum.


5- Film izlemeyi sevmemden ve çocukkende aşırı televizyon izlememden dolayı kafamda yerli veya yabancı pek çok filmden sahnenin hatırası kalmıştır. Ha bu kadar sahne neden aklımda kalmıştır yada bunun bana bir yararı var mıdır derseniz olmadığının bende farkındayım ama ne yazıkki bu filmleri insanın beyninin en sünger gibi her şeyi emdiği zamanda izlediğimden ister istemez böyle bir duruma gelmiş oldum. Neyse konuyu dağıtmadan asıl kısma gelirsek ilginç bir şekilde aklımda kalan sahnelerin önemli bir kısmı iyi filmlerin en unutulmaz sahnelerinden ziyade çoğunlukla kötü bulduğum hatta izlerken dalga geçtiğim sahnelerden oluştuğuydu. Sanırım o tür insanı güldüren böyle saçma şey olur mu dedirten sahneleri daha sonra hatırlayıp gülmekte daha fazla hoşuma gidiyor. Bu konuda bana bol bol yardımı dokunan Cüneyt Arkın'ın tarihi filmlerinede buradan bir el sallamak istiyorum.


6- Bu anlatacağım durumdan daha öncede bir kaç yazımda bahsetmiştim ama burdada değinmek uygun olacak sanırım. Efendim ben özellikle ilk defa girdiğim bir ortamda hemen herkes ile ilk defa karşılaşıyorsam hareket eden bir oduna dönüşebiliyorum. Ciddi anlamda etrafımda insanlar konuşurken ben sadece onları izlerken buluyorum kendimi. Halbuki arkadaş çevremin içinde olduğumda gayet konuşabilen ve espri yapabilen bir adamken böyle yabancı ortamlarda bazen dakikalarca ağzımı açamıyorum. En kötüsü mevzu tam üzerinde konuşabileceğin bir yere gelir o anda şunu diyebilirim diye kafanda kurgularsın ve ağzını açıp ilk harfi söyleyeceğin anda sen o kurguyu yapana kadar mevzu değişmiştir ve bir anda alakasız bir şey söyleyeceğini fark edererek susmaya çalışırsın ama ağzndan hafif bir ses çıktığından insanlar sana dönmüştür. Konuya uygun bir şey söyleyip durumu toparlaman gerekir o anlarda doğaçlama yapabilecek biri değilsen (çok şükür genelde ben yapabiliyorum) hayatının en zor 5 saniyesini yaşadığın anlardır.


7- Yine bir önceki maddede doğaçlamadan bahsedince son madde olarak doğaçlamayı ele alayım dedim. Ben hayatta planlı programlı hareket edebilen biri değilimdir. Daha doğrusu bunu denediğim her zaman muhakkak bir şeyi unuttuğumdan (bu noktada bir alkışta Murhpy Kanunlarına) yaptığım planın bana yarardan çok zararı olur. Bu nedenle mümkün olduğunca hayatımda yaptığım her şeyi o anda spotane ve doğaçlama olarak yapmaya çalıştım. Bu her zaman çok mükemmel sonuçlar vermiyor elbette ama hazırlık yapıp başarısız olmaktansa anı kurtarmaya çalışıp başarısız olmayı her daim daha mantıklı bulmuşumdur.

Evet efendim tuhaf biri olduğunu düşünen biri olarak kendi hakkımda aklıma gelen ilk yedi tuhaflıklığı sizle paylaştım umarım o kadarda fazla tuhaf değilimdir :D .

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Karanlık Bir Yazı

Hayat tuhaf daha doğrusu her an her daim hatta zaman zaman istediğin şeyler olmuyor. Olanı kontrol edebilmek mümkün değil. Olmasını istediğin şeyi beklemek iyimserlik mi yoksa hayalcilik mi bunlara ad koyabilmek mümkün değil. Mümkün olan şu anda olana bitene seyirci kalmak.

Genel olarak kaderciyimdir daha doğrusu bir şey oluyorsa neden oluyor yada keşke başka türlü olsa demekten ziyade madem öyle olmuş ona göre devam ederiz der geçerim. Fakat hayat bir noktadan öyle bir baskıya alır öyle bir tam saha pres yaparki dört büyüklere deplasmana gitmiş alt lig takımından beter oluyor insan.

Hani öyle bir haleti ruhiye olurki umursamanda hayat boğar adeta dalga dalga gelir. Kanatlardan gelir, ortadan verkaçlarla gelir, defanstan topu şişirerek gelir, defansın arasın top atarak gelir. Uzun lafın kısası gelirde gelir. Çanakkale geçilmez diye and içsende bu kadar baskı bir noktada bünyede zorlama yapıyor.

Beklentilerini minimize edersin huzurum olsun dersin, gölge etme başka ihsan gerekmez dersin ama o basit o masum huzur bile hayatın veya adaleti 9 derece miyop olmuş kaderin gücüne gider. Huzurunu bile elinden alınır. Artık isyanlık bir durum kalmaz zaten direnmek mücadeleyi kazanamadığından mücadeleden kaçma mücadelesini vermekten isyana takati kalmaz bünyenin.

Hayat tuhaf desem değil, acımasız desem değil, şu hayatın derdi sırf benle desem ben o kadar gereksiz felsefeci biri sayılmam. Neden bilmem ama ben her şeyden kaçtıkça hayat benle mücadeleyi pek bir sevdi.

Daha önce demiş miyimdir bilmem ama zamanında çok agresiftim. Kavgayı severdim. Mücadeleden kaçmazdım. Kolay elde edilen hiç bir şeyin elde tutulmaya değer olduğuna inanmazdım. Yinede ilginçtir insan zaman geçtikçe bu düşünce tarzının sadece zarar ziyan olduğuna karar veriyor.

En azından ben öyle olduğuna inanıp daha az mücadele eden bir yapıya büründüm. Belkide o zaman pes etmiştim ama kendime pes ettiğimi itiraf edemediğimden buna bir anlam yüklemişimdir. Fakat öyle yada böyle eskisi gibi değilim. O zaman hayat daha fazla baskı unsuruna sahipken üstesinden gelebiliyordum.

Şimdi ise artık geri çekile çeklile uçurumun dibine gelmiş gibiyim. Dirensemde kaybedeceğim uçuruma doğru yürüsemde. Tam anlamı ile böyle amerikan filmlerinde büyük finalden önce kahramanın düşmüş hali gibiyim. Filmleri sevmeme neden olan bu durumda her şeyin sonunda güzel bitmesi gerçek hayatta olmayacak kadar filmlere ait bir durum.

Hayatın karanlık yüzü ben sana ne ettimde bana bu karanlık yazıyı yazdırdın acaba

02 Ağustos 2009 Pazar

Hate Hate Hate

Yaklaşık bir hafta kadar önce melankolikdeli tarafından mimlenmişiz. Şu cümleden durumu yeni fark ettiğim zannedilmesin ancak şimdi yazacak duruma gelebildim. Ha niye bu kadar uzun zamanda o duruma geldin diye sorarsanız oda ayrı bir yazının konusu olur (becerebilirsem onuda kısa zamanda yazarım).

Evet efendim mevzuya daha doğrusu mimlendiğimiz konuyu tanıtma kısmına geri dönmek gerekirse; konumuz nefret ettiğimiz şeyler. Bu mimde diğer yazarların yaptığı gibi madde madde ilerlemek bencede en iyisi olacaktır. Liste ise umarım çok çok uzun olmaz.

  • Hazır gündemdeki bir durumdan başlamak gerekirse; bu aralar bunaltıcı seviyede olan sıcaklardan ciddi anlamda nefret ediyorum.
  • Toplu taşımalarda özellikle eritici sıcaklara rağmen etrafındaki tüm camları kapattıran teyzelere karşıda çok iç açıcı duydular beslemiyorum.
  • Senenin şu zamanı geldi hala tatile çıkamamış olmama ve en yakın tatile çıkma tarihimede henüz 22 gün olmasıda ayrıca nefret edilmeye müsait bir durum.
  • İnsanların bir şey az tanınırken ona yaklaşımın başka herkesçe kullanırken başka olmasından hoşlanmıyorum.
  • Hiç bir şey yapmamak için eskisi gibi çok fazla vaktimin olmamasını sevmiyorum.
  • Eskisi kadar çok hobilerime zaman ayıramamakta şikayetçiyim.
  • Yine nostaljik olmak gerekirse yakın geçmişteki kadar okunacak bol dergi olmamasıda hoşuma gitmeyen durumlar arasında.
  • Yazın özellikle akşam saatinde denk gelip izleyeyim bari dediğin bir filmin orasını burasını saçma sapan bir şekilde mozaikleyerek görselliğin canına okuyan anlayışa isyan edesim geliyor.
  • Beklediğim şeylerin gerçekleşme zamanı yaklaştıkça beklemesinin daha zor hale gelmesindende hoşlanmıyorum.
  • İnsan ilişkilerinin iki artı ikinin dört ettiği gibi kesin ve belli bir sonuca çıkmayan karmaşık bir yapısı olması beni bunaltıyor.
  • Kaldırımlarda yada dar yollarda iki üç kişilik gruplar halinde gezerken arkasından gelen insanların acelesi olduğunu ve bu nedenle onları geçmeleri gerektiğini düşünmeyen insan görünümlü yürüyen iskele dubalarına (kilo nedeniyle değilde nereye gittikleri pek belli olmayan yapıları nedeniyle bu benzetmeyi yaptım) sinirlenmemenin bir yolu yok herhalde.
  • Bir şeyi ne kadar istersen elde etmesinin o kadar zor bir şey olması çok berbat bir şey
  • Murphy kanunlarının biraz incelendiğinde aslında abartı değilde gerçekçi şeyler olduğunu fark etmek insanın hayata bakışını kötü yönde değiştiriyor.
  • Böyle bir listeyi uzattıkça uzatabilecek kadar çok nefret edebileceğim şeylerin olmasındanda nefret ediyorum.
Bu bağlayıcı sayılabilecek madde ile listemize son versek iyi olacak gibi. Yoksa nefret ettiğim bir ton şeyi hatırlayıp sosyopat bir yapıya bürüneceğim. Neyse efendim son olarakta madde olarak yazmasamda bu kadar uzun aralıklarla yazı yazdığım için kendime gıcık olmaya başladığımı bu araya sıkıştırarak bu mimide tamamlayalım.

19 Temmuz 2009 Pazar

Yaz Sıcağı, Serin Bir Yer ve Dinlenmeyen Bir Sürü Söz

Hafif loş bir ortam, Alkol kokusuna eşlik eden yemek kokusu kapıdan usulca sokağın başına doğru akıyordu. Yoldan geçenler için son derece davetkar bir kokuydu. Sıcak bu kadar rahatsız ederken gölgede oturuyormuş havası veren serin ve güzel yemeklerin olduğu bir yer nasıl davetkar olamazdıki zaten.

O anda arkadaşı ile oradan geçerken kokuyu aldığı o kısacık zaman diliminde bu kadar çok şey nasıl aklında geçebilmişti şaşırdı. Arkadaşı buluştukları andan beri son zamanlarda nasıl yoğun olduğunu ve ne kadar yorulduğunu anlatıyordu ama o daha bu sokağa girmeden çok önce onu dinlemeyi bırakmış ve dinliyormuş gibi görünmek için arada kafasını sallıyordu.

Ama artık kafasını sallamak bile sıkıcı gelmeye başlıyordu ufaktan ufaktan. Hem neredeyse bir saattir yürüyorlardı arkadaşıda yorulmuş olmalıydı. Şurda biraz oturalım hem laflarız hemde serinleriz derse reddedemezdi herhalde.

Kafasında bu fikir oluşurken yüzünde hafif bir gülümseme ile sokağın başında mekanın kapısına kadar yürümüşlerdi. Daha fazla zaman kaybetmek istemeyen birinin acelesiyle arkadaşına döndü ve "baksana şurası güzel bir yere benziyor otursak mı ne dersin" dedi. Arkadaşı bu sırada hala bir şeyler anlatıyordu ama karşısındakinin onu pek kendini verererek dinlemediğini fark ettiğinden biraz bozulur gibi olsada bir yerde otururlarsa onun kendini daha iyi dinleyebileceğini düşündüğünden bu öneriyi başını sallayarak kabul etti.

Mekanın ufak bahçesine açılan demir bir kapıdan içeri doğru adım attılar. Hem dışarsı çok sıcak olduğundan hemde insanların buna rağmen dışarıda oturmayı tercih etmeleri dolayısıyla bahçede pek fazla yer olmasından dolayı bahçeye şöyle bir göz gezdirip içeri doğru ilerlemeye karar verdiler.

Baharda bu bahçe ne güzel olur. Şu köşedeki ağlayan ağacın altındaki masada oturup bir limonata içip herkesten uzakta bir köşede bir yandan müzik dinleyip bir yandan kitabını huzurluca okur insan diye aklındna geçirdi. Bu hayali kurarken sanki ılık bir meltem yüzün okşarmış gibi hissetti.

Bahçenin ortasında taşlarla döşenmiş bir yoldan mekanın ana kapısına uzanan yolda ilerlemeye başladılar. Mekan belkide yüz yaşında bir konaktan bozma bir yerdi. Üç katlıydı ama en üst katında da oldukça büyük bir teras vardı. Muhtemelen bu terastan deniz gözüküyordur diye düşünmeye başladı.

Mekana girmeye karar verdikleri andan beri arkadaşı hala onun dinlemediği dertlerini anlatmaya çalışıyordu. Ama dertlerine çarede ziyade onu dinleyecek birine ihtiyacı olduğundan ona bir soru sorma gereği duymadan anlattıkça anlatıyordu. Buda onun dinlermiş gibi görünmesini daha kolay bir hale getiriyordu.

Arada şu iş yüzünden şöyle oldu. Şunları beklerken diğer şeyler gecikti. Uyumaya bile zor zamanım oluyor. Aylardır şöyle sadece gezmek için bile yürüyemedim gibilerinde bir sürü şey söylüyordu herhalde. En azından ilk buluştuklarında yoğunluk ve dinlenememek ana fikri üzerine baya uzun konuşacakmış gibi gözüküyordu. Ama yinede kısaca bir dinleyip konunun değişip değişmediğinden emin olmak gerekirdi.

"Yaz geldi işler hafifler dedim ama bilakis daha beter arttı. Normalde mesai saati bittiğinde çıkıp giderdim ama şimdi allah seni inandırsın ancak eve uyuma saatinde gidebiliyorum. Yinede her şey ya yetişmiyor yada son anda ucu ucuna yetişiyor. Stresten ülser olmazsam iyidir. Şöyle bir süre her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Bir gün bile olsa plan yapmadadn hareket etmek istiyorum."

Evet onca zamandır konuştuklarını dinlememekle hiç bir şey kaybetmemişim dedi kendi kendine. Yine hafif hafif kafasını sallayarak mekandan içeri girdi. Mekanın giriş katı geniş ve ferah gözüküyordu. Fazla bir ışıklandırma yoktu ama hem dışarıdan gelen aydınlık hemde açık renk boyanın sayesinde hafif loş ama son derece dinlendirici bir görüntüsü vardı içerinin. Masalar ufak üzerinde beyaz örtüler olan ve genelde yanlarına iki sandalye koyulabilecek cinstendi.

İçerde fazla dolu masa olmadığından karar verme aşamasını biraz uzun sürdü. Sonra "Şu köşedeki cam kenarı masa iyi galiba dedi" ve oraya doğru ilerlediler. Beyaz masa örtülü masanın üstünde metal tuzluk ve karabiberli arasına sıkıştırılmış menüyü aldı. Canı öyle çok fazla bir şey istemiyordu. O menüyü incelerken arkadaşı hala konuşuyordu. Sanki hiç susmayacak gibi konuşuyordu. Etrafta iyiki fazla insan yoktu yoksa tıpkı sokakta yürürken arkadaşının hararetli anlatma şekli yüzünden ona tuhaf tuhaf bakan insanlardan burdada bol bol göreceklerdi.

Bunlar aklından geçerken garson geldi ve "Merhaba efendim ne alırdınız" dedi. "Ben bir sosisli ve bira istiyorum, arkadaşımda ..." derken garson araya girdi ve "Arkadaşınız mı? bir kişide sonradan gelecek mı gelecek acaba?" dediğinde bir rüyanda uyanır gibi olmuştu. Menüden kafasını kaldırdığında masada yanlız olduğunu gördü. Bir an duraksadı ve "Kusura bakmayın arkadaşım gelmeyecek sadece ben varım" diyebildi yarı utanır halde.

Neler oluyor böyle diye içinden kendi kendine sorular sormaya başladı. Bir saat önce arkadaşıyla buluşmamış mıydı. Bu gün günlerden cumaydı, saatine baktı, saat akşam yediyi biraz geçmişti. Sonra yüzünde bir rahatlamayla beraber bir gülümseme belirdi. Tabi ya bugün işten çıkarken keşke arkadaşımla buluşup biraz dolaşsam diye düşünüyordum. Bunu o kadar çok istedimki gerçekten öyle yapıyorum sandım.

O kadar susmadan ve onun cevap vermeden dertlerini anlatan kişide kendi bilinç altından başkası değildi. O tüm bunları idrak edip kendi kendine gülerken az önce onun deli olduğunu düşünen garson birayı getirirken onu bu halde görünce iyice deli olduğunu kanaat getirmiş gibi tuhaf tuhaf suratına bakıyordu.

Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan o buluştuğunu hayal ettiği arkadaşıydı. Telefonu heyecan açtı "Alo, olanlara inanmayacaksın müsaitsen gelsene biraz laflayalım tamda aklımdan bu geçiyordu" dedi ...