06 Ocak 2010 Çarşamba

2010 Ekranı

Habertürk'ün sitesinde 2010'nun ses getirecek filmleri hakkında bir şeyler görünce bende hem orada gördüklerimin bir kısmı emde bunlar haricinde beklediklerimin bir listesini yapayım dedim. Listeyi en çok beklediklerime göre yapmadığımı daha ziyade ilgili haberdeki sıra ve sonrasında aklıma gelme sıralarına göre yaptığımı belirteyim. Filmlerin resimlerini tıkladığınızda fragmanlarına ulaşabilirsiniz.


1) Tron Legacy



Film hakkında fragmandan konusu ile ilgili çok fazla şey anlaşılmayabilir ama yinede bana Aeon Flux'u yer yer hatırlattı. Tabi bu tür film hakkında araştırma yapmadan atıp tutmalar ne kadar isabetli bende bilmiyorum ama ilk aklıma gelenide belirtmeden edemedim. Fakat tam anlamı ile görsel bir şölen olması bile dikkatimi çekmesi için yeterli oldu


2) Up In The Air



Bu senenin önemli oscar adaylarından biri olduğu hakkında bazı şeyler okumuştum. Hava alanı ve uçaklarla çok haşır neşir olması nedeniyle The Terminal'ı ailenin anlamını tam olarak kavramayan esas oğlanı açısından da Cast Away, Family Man ve The Game gibi filmleri hatırlattı. Fragmanıda gayet hoş ve beklenmesi gerekecek bir filmin habercisi gibi.


3) The Lovely Bones



Öncelikle fragmanın başında Peter Jackson'ı gördüğde ne oluyoruz dedim. Kendini özel efektle Gollum fiziğine mi getirdi sandım. Distrcit 9 için yapılan bir kaç röportajında da onu zayıflamış görmüştüm. Ama şimdi daha dikkatli bakınca erimiş resmen dağ gibi Yeni Zelandalı. Neyse sululuğu bir kenara bırakırsak. Önemli bir romandan çevrilmiş çok lezzetli görsel sahneleri olan yer yer gerilim ve dedektifliğede kayan bir drama ile karşı karşıyayız sanırım.


4) Invictus



Clint Eastwood büyük oyuncu olduğu kadar büyük yönetmen olduğunu her çektiği filmde kanıtlamıştı. Bu sefer gerçek hayattan sportif bir hikayeyi konu edinmiş kendine. 1995 Dünya Rugby Şampiyonasında başarıya ulaşan Güney Afrika Milli Takımı ve kaptanının çabaları ile Nelson Mandela'nın ülkeyi bir araya getirme çabaları üzerine oldukça hoş bir film bizleri bekliyor.


5) Iron Man 2



İşte kişisel favorim olan filmlerden biri. İlk Iron Man filminin başarısı nedeniyle bu filmdende son derece umutluyum. Fragmanda Mickey Rourke'un peformansını oldukça beğensemde Whiplash olarak ne kadar aktif bir kötü olacak onu merak ediyorum. Ayrıca sonunda tek sahnede de olsa War Machine'ide gördüm onada ayrıca mutlu oldum.


6) Robin Hood



Russel Crowe rolünün gereklerini (Christian Bale kadar abartmadan tabi) çok rahat yapabilecek bir oyuncudur. Ridley Scott'un aksiyon ve bol kapışmalı filmleri her zaman izlemeye değer olmuştur. Bu nedenle ortaya çıkacak filminde son derece iyi vakit geçirteceğini düşünüyorum. Sanırım senaryo konusunda da bildiğimiz hikayeyi biraz değiştirecekler gibime geliyor.


7) Prince Of Persia: The Sands Of Time



Benim yaşımdakiler için ilk Prince Of Persia oyunu unutulmazdır. Böyle bir oyun efsanesinin filmi sonunda geliyor. Senaryo konusunda çok beklentim yok. Fakat görsellik olarak son derece doyurucu ve hatta vay be dedirtici bir film geliyor demek mümkün.


8) Salt



Bana fazlasıya Bourne serisi ile Wanted'ı hatırlatan bir film olmuş gibi geldi. Angelina Jolie'de Tomb Raider filmlerinden sonra bu tür rolleri çok rahat kıvırabileceğini kanıtlamıştı. Ehh böyle tek kişilik ordu kıvamında ajanların filmleride son derece moda olduğundan bu filmde bu sene dikkat çekecektir.


9) Inception



Christopher Nolan çok fazla film çekmiş bir yönetmen değil. Ama çektiği neredeyse her film ses getiriyor. Özellikle The Dark Knight ile çıtayı öyle bir yere çıkardı ki bu film bence sırf bu nedenle bile dikkat edilmesi gereken bir yapım. Ayrıca fragmandaki görüntülerde hakikaten çok acaip vurucu.


10) Sherlock Holmes



İşte serideki bir diğer beklediğim filmde budur. Guy Ritchie zaten çok sevdiğim bir yönetmendir. Ehhh Robert Downey Jr.'da Iron Man ve Tropic Thunder ile kariyerini yeniden toparladı. Filmde kahramanımızda Sherlock olunca ortaya çıkan karışım muhakkak görülmesi gerken bir fim çıkmış. Özellikle Guy Ritchie tarzı geyikler filmde kullanılırsa çok daha leziz bir film olurdu.


Evet bunlar dışında illaki unuttuğum filmler yada yazmaya üşendiğim filmler vardır (The Legion, Pandorum, yakında gösterime girmiş olan yada girecek olan Zombieland ve Avatar: The Last Airbender) onlarıda boşlamayınız diye uyarımı yapayım ve bu yazımıda noktlayayım.

04 Ocak 2010 Pazartesi

Alternatif Hayallerdeki Haybeden Alternatifsiz Hayatlara Çoktan Seçmeli Şahitlik Anları

I

Her yılbaşı bari bu seferkinde kar yağsın derdi içinden. Bari bu seferki yılbaşında şu yabancı filmlerdeki tadında bol karlı, kardan adamlı bir yeni yıl ambiansı yaşayayım diye hayıflanırdı. Kafasında bunlar dolanırken dışarı bakmak için cama gitti. Camı açtığında buz gibi hava camdan yüzüne adeta bir tokat gibi çarparak girmişti. Nefesini ağzından verip buhar çıkıp çıkmadığını görmek istedi. Bu soğuk havalardaki en büyük zevklerindendi.

Nefesini verdiğinden ağzından çıkan buhar havada uzaklara doğru bir an süzüldü bir an kayboldu. Evet sıcaklık kar için uygun gözüküyordu. Kararmış havada yıldızlar görünüyor mu yoksa hava bulutlu mu anlamak için kafasını yukarı kaldırdı. Tek bir yıldız ve hatta ay bile gözükmüyordu. Gökyüzünü sanki simsiyah bir yorgan kaplamış gibi görünüyordu.

Saate baktı; onbir buçuğu biraz geçiyordu. Hani yerler diz boyu olmasada arabaların camlarını filan beyaz görse ağaçların üstünde beyaz bir örtü olsa ona yetecekti.

Gözlerini kapadı. Hayale daldı. Gökyüzünden beyaz bir nokta usul usul aşağı düşmeye başladı. Sonra bir tane daha, sonra iki, üç ... böyle devam etti. Birden bire etraf beyaz tanelerle dolmaya başladı. Tıpkı çizgi filmlerde özene bezene çizilen o mükemmel kar taneleri gibiydi bu yağanlarda. Onlar gibi mutlu etmişti en azından onu bu yağış. Bunları düşünürken gözlerini çok fazla kıstığını ve artık şakaklarının acıdığını fark etti.

Gözlerini açtığında hayal ettiği ve en çok arzuladığı şeyle karşılaştı. Gerçi hayalindeki gibi mükemmel taneler yağmıyordu. Daha ziyade minik deterjan gibi ufak taneli bir kar yağıyordu. Ama bu mühim değildi sonunda istediği oluyordu ya gerisi mühim değildi. Saate baktı gece yarısına beş dakika vardı.


II

Hayatla daha dorğusu sorumluluklarla pek arası yoktu onun. Elinde olsa İn To The Wild filmindeki çocuk gibi ilk fırsatta kendini simgeleyen her şeyi yakıp bilinmezlere karışmak isterdi. Yinede yılbaşlarını severdi. Nede olsa yılbaşı demek yeni bir başlagıç demekti. Her sene kendine bir söz verirdi. Bu sene öncekinden farklı bir şey yapacağım diye. Gerçi bu zamana kadar pek sözüne sadık kalamadı. Ama önemli olan o yeni başlangıçları yapabilme umuduydu.

Yaşadığı hayat onu sıktığından yada olmak istediği imrendiği hayalindeki kendisi olamadığından böyle bir umuda bir hayalperestin umuduna bir başka alternatife ihtiyacı vardı belki. Belkide sadece yaşamadığı hayatları kaçırdıklarını kaçırmak istemediğinden bunu yapmak istiyordu.

Artık bu sene kendine dürüst olmak niyetindeydi. Bu sene kendini değiştirmek için verdiği sözü tutmaya daha doğrusu o yaşamadığı hayatlardan en azından birini yaşamak zamandı geldi diye düşündü. Bir an acaba bu durum yılbaşı gecesi alkolün verdiği yüksek cesaretin etkiside olabilir mi acaba diye içindne geçirdi.

Fakat bu sefer farklı hissediyordu. Her sene aynı sınava girip aynı şıkkı işaretleyip aynı notu almaktan bıkmıştı. Doğru yada yanlış artık bir alternatif denemek daha doğrusu yaşaması gerekiyordu artık.

Peki ya şu anki hayatı ne olacaktı. Bir düzeni vardı. Yapması gerkenler yada uğrunda bir şeyler feda etmesi gereken şeyler vaardı. Ama asıl fedakarlık bilinmeyen için bilineni feda etmek şu hayatı farklı kılar diye düşündü. Yıllardır öylesine dediği şeyler sonunda kendine bir anlam ifade etmişti.

Bilgisayarının başına oturdu. Bir dünya haritası açtı. Gözlerini sımsıkı kapadı. Hayaller aktı aklından gözlerine, o sırada parmağını kaldırdı ve bilgisayar ekranında herhangi bir yere dokundu. Gözünü açtı. Gördüğüne gülümsedi ve bir havayolu şirketinin sitesini açtı.


III

Kalablıklar içinde olması yanlız olmasına engel değildi. Etrafından akıp geçen insanlara bir dekor muamelesi yapıyordu. Bazen dünyadaki son insan olduğunu sanıyordu. Fakat bu fikir onu asla korkutmuyordu. Bilakis bu düşünce bu hayal onun hayatına devam etmesini sağlıyordu.

Yinede bu dekor dediği insanlarla arasında mesafeler olsada bazen onlara misafir oluyordu. Daha doğrusu onların hayatlarına misafir olmayı, onların yaptıklarını izlemeyi seviyordu. Sanki karşısında devasa bir sinema perdesi vardı ve oda çok gerçekçi bir film izliyor gibi hissediyordu.

Dünya üzerinde kalan son insansın kendini yanlız hissetmemesi için herhalde bundan daha iyi bir eğlence bumlası pek mümkün değildi.

Yine bir yeni yıl arifesinde canı başka insanların hayatına şahit olmak istemişti. Halbuki tek başına sessiz sakin sahilde kapkara denizin adeta bir karadelik gibi parlak şehir ışıklarına karşı durmasını izleyerek yeni yılı karşılamayı hayal ediyordu.

Fakat hayatın güzel yanıda belkide buydu. Hiç bir zaman her şey planlanarak hareket edilemiyordu. Süpriz olgusu hayatı eğlenceli yapıyordu.

Şimdiden sahile inmişti bile ama içindeki o bastırılamaz istek sağolsun gerisin geri kalabalık caddelere vurdu kendini.

Caddeler ahh o kalabalık caddeler. Gerçektende çok kalabalıktı ama o kadar insan arasında çok az izlenmeye değecek hikaye vardı. Şahit olunmaya değecek bir hayat arıyordu yana yakıla. Tam o sırada yanından biri geçti. O kadar dalgındı ki neredeyse ona çarparak geçecekti. Önce kesin sarhoştur bu dedi ama yürüyüşü hiç sarhoş gibi değildi.

Kafası başka bir yerde olmalıydı yoksa bir insan bu kada bilinçsiz bir şekilde bir yere böyle gidemezdi. Aradığı şeyi bulduğuna kanaat getirdi. Artık aradığını bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla takibe başladı.

Daha önce fark edememişti fakat bu yollar kendisine çok tanıdık geliyordu. Çünkü bu yoldan az önce geçmişti. Takip ettiği onun geldiği yere sahile gidiyordu. Bu onu dahada çok şaşırttı. O sahile sık sık inerdi ama ilk defa birinin oraya kendisi gibi yanlız kalıp şehrin akıp giden hayatına şahitlik etmeye gelen bir başkası olabileceğini düşünmeye başlamıştı.

Bu düşüncelerle adımları yavaşlamışken takip ettiğinin aksine hızlanmaya başladığını fark edince oda hızlanmaya başladı. Hani o koşturup giden dönüp arkasına baksa kendini takip eden birini görüp korkabilirdi. Fakat bu umrunda değildi. Merakı onun her şeyi göze alabilecek hale getirmişti.

Tüm bunlar olup biterken sahil görünmüştü. Yolun sonu gelmişti. Artık merakı en son raddeye varmış neler olduğuna bir an önce şahit olmak istiyordu. İzlediği cebinden ufak bir şişe çıkardı ve bir yudum aldı şişeden sonrada yılbaşına dakikalar kalmışken manzarayı seyretmeye daldı.

Artık yanına gitmesi gerektiğini fark etti. Sahilin başından yavaş yavaş onun oturduğu banka ilerledi. Şehre şahit olmak için bundan güzel yer bulunamaz herhalde dedi. Bankta oturan biraz şaşkın birazda korkmuş şekilde başını kaldırıp bunu benim dışımda düşünen olmaz şu dünyada bir tek ben varımdır sanıyordum. Şu dünya sanıdığım kadar büyük değilmiş dedi.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Post İt Notları #10

- Şu Defacto markasının tutumunu anlamıyorum. Jean denilen şeyin her daim vücuda yapışan ve hareketi engeleyen bir yapıda olduğu iddiasını düzenli olarak kullanırlarken acaba geniş kesim lycralı kotlardan haberleri varmı merak ediyorum. Bir önceki reklamları Jean, Amerika'nın şalvarıdır kampanyasıda en az şu anki kadar berbattı bence.

- Bir diğer saçma bulduğum reklamda şu Sensodyne diş macunu reklamında sözde fikirleri sorulan bay ve bayan kullanıcılar. Her nedense her iki reklamda da ürünü öve öve bitiremeyen bu arkadaşların hem tarzları hemde ürünü anlatış tarzlarından yapaylık akması beni sinir ediyor.

- 2012 gibi yönetmeni kötü bir filmin rekor bir giriş yapmasını anlayamadım. Tamam özel efektleri inanılmaz derecede görkemli ve sahici fakat yönetmen Roland Emerich gibi bir klişe kullanım uzmanı olunca her ne olursa olsun işin sonunda kahraman Amerikalı bilim adamı, babacan başkan ve alaycı, dikbaşlı ve hatta gıcık silahlı kuvvetler komutanı benzeri şeyleri görme ihtimalimin yüksek olması bu filme gitmemem için yeterli bir neden.

- İyi film demişken ülkemizde muhtemelen gösterime girmeyecek olan zombi komedisi Zombieland son derece eğlenceli ve çok çok kaliteli müzikleri olan bir film olmuş. Woody Harrelson'ın performansı ile Shaun Of The Dead'den beri gördüğüm korku komedi dalındaki en eğlenceli film ortaya çıkmış.

- Burger King'in menülerin fiyatlarını düşürüp neredeyse eski tek menü fiyatına iki menü verirken menülerini McDonalds'ınki gibi mikroskobik boyutlara getirmşl olmasına ve bunu birde aslında süper kampyanya yapmışlar gibi insanlara yedirmeye kalkmaları çok sinir bozucu. Yaşansın king seçim steakhous menü.

- Modern Warfare 2 son zamanlarda gördüğüm en sıkı oyun olmuş. İlk oyundaki yaratıcı senaryonun üstüne yine film tadında bir hikaye ve Hans Zimmer imzalı müziklerle bezenmiş oyun. Bir bölümde Rusya'daki bir havaalanında masumların öldürülmesini içeren bir bölüm nedeniyle oyun başında bu bölümü oynamak isteyip istemeyeceğimi sormasını anlayamadım. Bunun bir oyun olduğunu anlayamayacak kafadaki insanlar zaten diğer görevlerdende fazlasıyla etkilenecektir.

- Kış dönemi yaklaşıyor olmasına rağmen hala gösterime güzel ve izlemeye değecek (ki benim bir filmi izlemeye değer bulmam çok zor bir olay değildir.) bir filmin olmamasıda şaşırtıcı bir durum. Tamam 2010 ile güzel filmler geliyor ama sezon genelde şu ana kadar çoktan açılmış olmalıydı demeden edemiyorum.

- Son zamanlarda İstanbul'da sık sık görülen aşırı derece yoğun siste çok ilginç bir şey. Normalde sabahları deniz kıyılarında biraz sis olurdu ama tüm gün boyunca bu kadar yoğun sis olmasına ben alışkın değilim pek. Şunun yerine yağmur yağsa daha iyi olacak sanki.

- Tatil nedeniyle normalden daha kısa geçecek haftanın insana sanki 5 günden bile uzunmuş gibi gelmesine sinir oluorum. Ne kötü bir ruh haliymiş anlatamam.

- Twitter ilk çıktığında bana çok anlamsız geliyordu. Hala tam olarak ne gibi bir amaçla kullanıldığını çözmüş sayılmam ama artık eskisi kadar anlamsız gelmiyor bana.

- Muhtemelen bayram ve hemen sonrasında da yazı yazmaya üşeneceğimden şimdiden bu satırları okuyan veya okumayan herkese mutlu ve sağlıklı bir kurban bayramı diler tadilini tadını çıkarırsınız umarım diyerek bu yazıyıda noktalarım.

01 Kasım 2009 Pazar

In The Not Too Distant Future

Başlık son zamanlarda pek çok dizi ve filmde gördüğüm bir cümleden ibaret aslında. En basit anlamı ile yakın bir gelecekte diyebiliriz dilimize çevirmemiz gerekirse. Bu cümleyi son zamanlarda bu kadar sık görünce ister istemez acaba bilimsel anlamda insanlık bir kilometre taşını geçiyorda hala biz farkedemiyoruzda diziler ve filmler ufak ufak bize bunu haber veriyor mu diye düşünmeye başlıyorum.

Hazır düşünmeye başlamışkende (bu aralar fazla düşünmeyip anlık yaşamaya çalışıyorumda) bu noktadan bir şeyler çıkarabilirim diye düşündüm. Sonuç olarakta 20-25 günlük bir süreçte kendi hayatımda yakın gelecekte olacaklardan ziyade daha genel bir açıdan olaya yaklaşayım yakında hayatımıza girmesi muhtemelen neler olacak ana fikirli bir şeyler karalayayım dedim.

Öncelikle eski bir Beylerbeyli olarak Üsküdar ve Marmaray'dan konuya girmek istiyorum. Malum Üsküdar'ın göbeği yıllardır Marmaray çalışması nedeniyle rezil bir halde. Salacak'a kadar uzanan bu rezalet oraların eski halini bilenleri (mesela beni) üzsede sanırım 2-3 sene içersinde bu çalışmalar sonuçlanacak ve Anadolu yakasından Avrupa yakasına denizin altından geçebilir hale geleceğiz. Çok değil bundan 10 sene önce ben bu tür bir şey olmaz diyordum. Hoş hala 2-3 senede mevcut siyasi otoritenin bu porjenin altındna kalkacağına çokta inanamıyorum ama bu bambaşka bir konu buna girersem çıkamayabilirim.

Bir başka kıyak geçeceğim toplu taşıma konusu ise Kadıköy - Kartal metrosu olacak. Bu projede resmi kaynaklara göre 1-2 senede bitecekmiş. Gerçi bu proje yüzünden yıllardır şekli şemali çok düzgün olan canım Beyazevler durağını 25 metrelik bir çukura çevirmiş olmalarından hiç hazzetmesemde söz verdikleri gibi metronun her iki yönünede kara yoluyla gidilebileceğinden çok daha kısa sürede gidilebilecekse bu projeyide sevebilirim.

Daha yakın gelecekte olacak bir şeyse yaklaşık (ney yaklaşığı nerdeyse tam olarak) 2 ay sonra 2010 yılına girecek olmamız. Bunla yada Mayaların 2012 yılının dünyanın sonu olduğu konusu hakkında yorumlara girmeyeceğim. Gerçi Roland Emerich denen felaket filmlerini ısıtıp ısıtıp önümüze sunan yönetmen bozuntusunun son filmi 2012 için uzun bir eleştiri yazabilirim ama onu bile bu paragrafta araya sıkıştırmak bence yeterde artar. Neyse ne diyordum yakında 2010 yılına gireceğiz. Bunun ne önemi var derseniz; çok önemli değil sadece 2009'dan farklı olarak 2010 yılında bayramlar haftasonlarına denk gelmiyor. Böylece potansiyel ekstra tatiller yanmıyor. Hatta 1 Ocak 2010 bile cuma gününe denk geliyor. O derece bereketli bir sene olacak tatil bakımından.

Aslında bu noktada yakın zamanda gösterime girecek filmler, çıkacak oyunlar yada albümlerin bir listesini yapabilirdim ama kısaca önemli olanları yazmak yazıyı okumak isteyenler için daha kolay olacak diye düşündüm. Herşeyden önce 2011 yılında vizyona girmesi planlanan ilk Hobbit filminin adıı burada anmak gerekir herhalde. Yıl sonuna doğru gösterime girecek ve Titanic'ten beri James Cameron'ın üstünde çalıştığı ve fragmanından yola çıkarsak teknik bir başyapıt olma ihtimali olan Avatar ilk sayılması gereken filmlerden. 2010 yazına doğru gelecek Iron Man 2 ve yılbaşında gelecek Sherlock Holmes'te saymazsam olmaz diyeceğim filmlerden.

Dizilere gelirsek henüz başlamamış ve beklediğim ok fazla dizi yok aslında (kusura bakmayın Lost hastatası değilim ne yazıkki) ama yinede Mart ayı civarında geri dönecek olan sakar ajanımsı Chuck'ın adını anmamakta olmaz herhalde

Albüm konusunda ise Epica ve Rammstein'ın yeni albümleri bir süre albüm bekleme ihtiyacı yaratmayacak bende. Yinede dağılan After Forever'ın solisti Floor Jansen'in yeni projesi Revamp bende beklenti yaratacak önemli bir proje olarak öne çıkıyor.

Aslında çok daha fazla şey yazılıp çizilebilirdi ama bir noktadan sonra kendini tekrara girebilecek bir konu olduğundan son olarak umarım yakın gelecekte bizi daha az kazıklayarak adsl hizmeti veren bir internet sağlayıcınada sahip oluruz diyerek yazıyı burada noktalamak en iyisi olacak.

18 Ekim 2009 Pazar

Ne Yapıyorum

Hayatımda kendimi sorguladığım anlar oldu. Nereye gidiyorum, yanlış mı yapıyorum diye tereddüte düştüğüm zamanlar oldu. Fakat bu yazıda böyle ağır durumlardan bahsetmek istemiyorum. Daha doğrusu böyle ağdalı mevzulara girmeye üşenir oldum bu aralar. Zaten son dönemlerde yazıların arasını bu kadar açmış biri olarak bunca aradan sonra öyle bir konu ile gelmek abesle iştigal olurdu.

Hem bu aralar yavaş yavaş eski hayatıma geri dönmeye çalışırken geçiş dönemi için yaptığım ettiğim olayların kısa bir özetini geçeyim hemde kafama takılan bir kaç gözlemi yazayım dedim.

Öncelikle ağustos ve eylül aylarında son dakikaya bıraktığım tez yazma işini halletmekle uğraştım. Bu durum güzelim 2 haftalık izniminde uçup gitmesine neden oldu. Tabi arada yalan olan bayram tatilini saymıyorum bile. Biraz aksiyonlu bir tez teslimatı yaşadım ama o sorunuda atlattım. Şimdi önümde jüri oluşturma ve jüriye girme sorunları kaldı. Ondan sonra artık hayatımda öğrencilik ile ilgili sayfayı sonsuza kadar kapatmayı planlıyorum.

Ekim aynın başında ise kalan son iznim olan dört günü kullandım ki o izin son yaşadığım dönemin etkilerini düşünüce bana ilaç gibi geldi. Uzun zamandır ayrı kaldığım film izleme ve bilgisayar oyunları ile vakit geçirme aksiyonlarıma o dönemde bol bol geri döndüm.

İzlediklerimden aklımda kalanları yazayım öncelikle. İlk olarak Clive Owen ve Jennifer Anniston'lı Derailed'dan bahsetmek lazım. Gayet güzel ve sürükleyici bir kumpas filmi olmuş. Fakat sondaki süprizi ben daha filmin ilk 20 dakikasında tahmin ettiğimden filmi sanki daha önce izlemiş gibi oldum sonlara doğru. Fakat bu nedenle filmi suçlayacağımı sanmam mevzu bende böyle filmlerin sonu hakkında hep tahminde bulunmayı seviyorum. Tutunca da tabi filmin biraz tadı kaçıyor.

Bir diğer bahsetmeden geçmemem gereken filmde Eric Bana'nın Hollywood tarafından keşdefilmedne önce memleketi Avusturalya'da çektiği Chopper filmi olacak. Arkadaşı için bir hakimi rehin alan psikopat bir ruh haline sahip bir adamın (ki kendisi daha sonra kiralık katil olmuştur) kendi hayat hikayesini yazdığı kitaptan uyaralanan bir filmdi. Her ne kadar ağır Avusturalya aksanı biraz kulak tırmalasada gerçekten güzel bir filmdi. Bu tür suçlu ve hapishane filmlerini sevenleri sıkmayacak bir filmdi.

Birde uzun zamandır izlemediğim bir filmle tatil dönemindeki film sağanağını kapatmıştım. Bu filmde çocukken tek kişilik ordu kavranımı kafamıza nakşeden adamlardan olan Conan'ın filmiydi. Bu tür filmler çocukken ve şimdinin tekniği ile çekilen kusursuz görsellikteki filmlerden sonra biraz yavan gelsede hala iyi hala etkileyici olmayı başaran klasiklerden.

Bu aralar zevkle oynadığımız filmlere gelmek gerekirse. İlk sıraya Wolfenstein'ı koymak lazım. Geçmişte benim gibilerin aklına kazınan bir oyundu. Daha sonra ben oynamasamda hakkında hep olumlu şeyler düşündüğüm bir devam oyunu gelmişti. Serinin yeni halkasına ise ben bile kayıtsız kalamadım. Bu sefer oyun Nazilerin deneyler için üst olarak kullandığı İsenstadt kasabasında geçiyor. Şu ana kadar oyunu tamamlayamadığım ama oynadığım kısımda bile oldukça etkileyici ve zorlayıcı kısımlar vardı.

Bir diğer güzel oyunda X Men Origins: Wolverine oldu. Neredeyse ölümsüz ve hem filminde hemde çizgi filminde çok sevdiğim bir karakterin böyle güzel bir oyunu olunca oynamadan edemedim. Özellikle neredeyse durdurulamaz bir saldırı gücü olması nedeniyle rakiplerinin elindeki tüfeklerini bile para edememesi çok hoş bir durum. Ayrıca filme pararlel bir şekilde gitsede filmden daha güzel bir senaryosu var gibi gözüküyor benim oynayabildiğim kısmı.

Birde üç dört aydır dönüp dönüp oynadığım bir Prototype varki oda anlatılmaz yaşanır bir deneyim sunuyor insana. Manhattanda en sokaklarda dehşet saçan bir virüs varken oradaki en güçlü ve en ölümcül yaratığı kontrol etmek GTA'nın bile ulaşamadığı bir noktaya taşıyor insanı.

Son haftalarda ise yeni sezonlarını geçte olsa indirmeye başladığım dizilerime dönmenin zevkini yaşadım. Kısaca yeni sezonları başlayan yada benim yeni başladığım dizilerede girerek noktalayayım diyorum bu yazıyıda.

Öncelikle How I Met Your Mother ile başlamak lazım. Son sezonu Barney ve Marshall ile giden dizi bu sezon sahalara daha eğlenceli dönmüş. Özellikle Lilly ve Robin'in gerçek hayattaki hamilelikleri nedeniyle dizide son dönemlerde daha geri plandalarkenki kısır döngü bu sezon başı ile ortadan kalkmış gibi. Şu ana kadar izlediğim dört bölümden Robin 101 bölümünü çok sevdim.

Heroes ise bence her sezon biraz daha geriye gidiyor. Her sezon başında Hiro'nun kahraman olmalıyım diyerek kendisine yeni bir görev araması artık sıkmaya başladı. Gerçi Robert Knepper'ın oynadığı Samuel karakteri diziye biraz hareket katacak gibi ama yinede daha önceki sezonlardan bile daha ağır bir tempo ile sezona girdiler. Umarım 1-2 bölüm içinde toparlarlar.

Kişisel favorim olan Dexter ise ilk iki bölümüne bakılırsa gayet güzel bir sezon geçerecek gibi gözüküyor. Artık aile babası olan Dex bu sezona yeni sorumluluklarının ağırlığı ile başlıyor. Ayrıca diziye yeni giren gelmiş geçmiş en sağlam seri katil olarak lanse edilen karakterde sezon ilerledikçe Dex'i yakalaması için daha da motive edecekmiş gibi geliyor.

Son olarak ise arkadaşların yoğun tavsiyesi ile True Blood'a başladım. İlk iki bölümünde New Orleans'ın ağır şivesi biraz kulak tırmalasada ve ben bu vampirleri bir tuhaf hallere sokan yapıları pek sevmesemde takip edeceğim bir dizi gibi gözüküyor.

Bu aralar pek bir şey yapmadım gibi bir hissim vardı ama şu yazdıklarıma baktımda ekim ayını dolu dolu yaşamışım gibi. Neyse bakalım bu yazı ile tekrar bloga hırs ve şevkle döner arayı fazla açmam umarım.

22 Eylül 2009 Salı

İki Arada Bir Derede

Aslında çok yazmak istediğim çok şey var. Arayıda açtığımında farkındayım. Fakat yüksek lisans tezi ile boğuşmamnında etkisi ile ay sonuna kadar yine bir şey yazabilecek durumda değildim aslında. Amma velakin biriken bir kaç şey var hem arayı çok soğutmayayım hemde biraz kada dağıtayım diyerek kısa bir şeyler yazmak istedim. Neyse lafı uzatmayalım inceden madde madde yazalım birikenleri.

İlk aklıma gelen Mavi Jeans reklamı oldu. Merak ediyorum hangi mantıkla böyle bir reklam kampanyası başlatıldı. Oldukça tuhaf bir reklam. Öyle bir konseptki sanki bu yağmurda bu selde başka insanlar sular altında kaldı yada bu şehirde kapkaç yok mahalle baskısı yok tam anlamı ile bir metropolüz gibi bir hava var. Onuda geçtim bu ülkede kaç aile içinde o reklamda geçen diyaloglar o reklamdaki hali ile vukuu buluyor. Neyse bu konu eleştirildikçe eleştirilir aynı konuya çok takılmayalım.

Sel konusu varki hakkında ne dense bilemiyorum. Bu ülkede şehir planlamacılığı denen olgudan bihaber olunduğu zaten bilinen bir gerçek. Özellikle mütehaitler sattıkları evlerde kimler ne tehlikelerde kalır düşünmedikleri çok açık. Fakat bunları kontrol etmesi gereken yönetici sıfatındakilerinde olaya bakış açısı çok farklı olmaması ve dahada kötüsü onları seçen çoğunluğun yeri geldiğinde kendi hayatını iki torba kömüre satabilmesi şu sel felaketinin altından çıkan gerçekler herhalde. Yine yazdıkça uzayacak mevzu ne düşündüğümü az buçuk açıklamışken tadında bırakayım.

Avrupa Basketbol şampiyonasında Milli Takım'ı görünce yazmadan edemedim. Ülke insanları olarak neden böyle şampiyonalarda sadece birinciliği başarı olarak kabul ediyoruz. Bunu sade vatandaş değil bizzat milli takımda bu şekilde hissetmişki Yunanistan maçından sonra düştüğümüz hale geldik. Sanki ülkede her spor dalında her türlü alt yapı var. Etraf spor olanaklarından geçilmiyormuş gibi zar zor çıkardığımız isimleri çok kolay yerin dibine batırma konusunda çok başarılıyız. Neyse yine tadında bırakalım.

Ramazan geçti ki ben ramazan aylarını nedense pek bir severim. Biraz nostaljik bir yapım olmasından herhalde böyle eski dönemlerin sık sık akla geldiği zamanları pek bir severim. Ama bu ramazanda belki birazda kendi sıkışıklığımdan hiç o güzellikleri hissetmedim. Çok tatsız tutsuz bir ay geçirdim. İşin kötüsü üstüne şeker bayramıda (isteyen ramazan bayramı desin ben 25 senedir şeker bayramı diyorum başka bir isim kullanmayıda hiç düşünmüyorum) benzer bir kekremsilikte geçti. Geçen sene bayram tatiline kaç gün kaldığını sayardım. Bu sene pazartesi işe gitmek için giyinyordum neredeyse.

Ufak ufak dizilerde başlıyor. İlk bölümleri hemen indirmeyeceğim. Ay sonuna kadar indirdiklerimi izleyemediğimden kafaya takacağımdan bekleyip hepsini öyle indireceğim. Bu arada hazır bu konuya girmişken. Geçen sene biten Prison Break ve Sarah Connor Chronicles ve hafiften tadı kaçan Heroes'dan sonra bu sezon yeni dizilere ihtiyaç duymam mümkün. Aklımda House, Firinge ve Leverage var. Bunlar dışında tavsiye olunacak diziler varsa yorumlarda paylaşmalarını rica ederim.

Ekim ayının gelmesi ile bir kaç oyun piyasaya çıkacak olmasıda tez sonrası rahatladığım dönemde iyi olacak. Modern Warfare 2 ve her ne kadar daha geç çıkacak olsada Max Payne 3 beni heyecanlandırıyor. Ayrıca haftasonları arkadaşlarla sık sık pes oynadığımı düşününce pes 2010'uda denem pek bir güzel olacak. Tabi birde güzeller güzeli Football Manager 2010 gelecek ki oda ayrı bir sevinç nedeni oldu.

Gelelim sinema aktivitelerine Gamer ekim gibi gelecek sanırımı onu bir kenara yazdık. Sonracığıma District 9 ve Legion gibi filmler ilgimi çekti. Hele birde aralıkta gelecek olan James Cameron'ın Avatar'ı varki aman diyeyim bu filmi muhakkak iyi bir salonda hatta mümkünse İMAX fasilistesi olan bir salonda izlemek gerecek gibime geliyor.

Birde unuttuğum bir şeyi eklemem lazım. Pek çoklarının bildiği gibi Last.FM ve My Space gibi iki site telif hakkı bahane edilerek ülkemize engellendi. Bunu özellikle telif haklarını bahane ederek yapan Müyap kurumuna denecek laf var mı bilmiyorum. Eğer üyelerinizin sanatçıları My Space yada Last.FM'de şarkılarını paylaşıyorsa bu sitenin suçu değildir. Bunu engellemek istiyorsanız sanatçıları bu konuda firmalar uyarabilir. Fakat Müyap'ın amacı bu sitelerde haraç toplamak gibi görünüyor bu duruma bakılınca neyse bu konuda lafı uzatırsam terbiyemi ciddi anlamda bozabilirim.

Yazmak hakikaten iyi geldi aslında daha yazılacak mevzular var herhalde ama hem zamanım kısıtlı hemde şimdilik burda noktalamak iyi olacak gibi gözüküyor.

30 Ağustos 2009 Pazar

7

Bukarga tarafından kendim hakkında 7 tuhaf şeyi listemem konusunda mimlenmişim efendim. Ehhh son dönemlerde mimlenme dışındaki anlarda kısa süreli duygu patlamaları yaşamadıkça suya sabuna dokunmadığım gerçeğini göz önüne alınca geçte olsa bu konuyu değerlendireyim dedim. Lafı dahada uzatmadan listeye başlayalım.


1- Çok tuhaf mı bilmiyorum ama mutlu olduğum anlarda nedense geçmişte kendimi kötü hissetiğim anları hatırlarım. Hatta bir anda o durumda olduğumdaki gibi hissederim kendimi. Biraz kendime mi kastım var yoksa iyi zamanların değerini bileyim diye bu kötü zamanlarımı hatırlıyorum o anlarda pek çözemiyorum ama yaz akşamından hafif bir esinti ile içi ürperen insanlar gibi hissediyorum kendimi öyle zamanlarda. Neyseki etkiside tıpkı o esintideki gibi anlık oluyor.


2- Herhangi bir şeye odaklanma konusunda her daim sorun yaşarım. Bu durum özellikle öğrencilik hayatımda hep sorun oldu. Ders sırasında not tutarken yada dersi dinlerken etraftaki eşya yada kişileri inceleyip bu durumu idare edebiliyordum ama iş evde yada kütüphanede ders çalışmaya gelince önümdeki kitap dışında her şeye odaklanabiliyordum. Bu odaklanma sorunu birazda önündeki işte kaçma amacı ile yaptığım bir şeydi sanırım. En azından safi tembellik gibi bir durum olduğunu sanmıyorum. Çünkü daha ilgimi çeken konular mevzu bahis oldumu yada güzel bir roman yada dergi elime geçtimi bunları saatlerce okuyabilirim. Fakat zorla yapmak zorunda olduğum bir şey varsa o konuda ne kadar önemli olursa olsun odaklanmada zorlanırım.


3- İnsanların genel olarak bu doğrudur dediği şeyleri bazen bilerek yapmama gibi bir huyum var. Aslında bu huy daha ziyade bir kaç sene öncesine kadar üzerimde etkisi olan bir şeydi. Sözde koyun gibi sürü psikolojisine başkaldırı niteliğinde farklı olmak için çabar harcayacak bunu yaparkende ilgi çekmek için çırpınan marjinallere benzemeyecektim. Tıpkı tanımlamadıki gibi gerçekleştirmeside zor bir durumdu benim için. Hem farklı olup hemde dikkat çekmemek gibi saçma bir istekte diyebiliriz buna. Bu istek adına yaptığım bir kaç saçmalıktan biride okuma salonlarında çok gürültü var diyerek kışın sınavlara hazırlanmak için yer yer bahçede notları okuduğumu hatırlarım. Halbuki bahçede en az okuma salonlar kadar gürültülüydü. Çok mantıklı yada anlamlı olmayan bunun gibi bir kaç saçma şeyden sonra sanırım bende ufak ufak bu durumdan sıkıldım. Gerçi hala ağrı yada hastalığım dayanılmaz boyutlara gelmedikçe ilaç kullanmamak yada bir sebze sırf sağlığa çok yararlı diye berbat bir tadı olması nedeniyle yememek gibi inatlarım vardır.


4- İnat demişken bir sonraki madde içinde bazen tutan inat damarımdan söz etmem lazım. Aslında bir önceki maddeden de yapı olarak inatçı biri olduğum anlaşılıyordur ama burada o durumu biraz daha açalım. Zaman zamanbir konuda kendi yararıma bile olsa ve ben bunun farkında olsam bile aksi yönde gitme konusunda inat edebilecek bir yapıdayımdır. Yani bir şeyi tam anlamı ile benimsemeden yapmam gerçekten pek kolay olmuyor. Gerçi son yıllarda bu konuda kendimi iyi yönde biraz geliştirdim sanıyorum. Kafama yatmasada bazı durumların yapılması gerektiği konusunda kendimi ikna edebilir oldum.


5- Film izlemeyi sevmemden ve çocukkende aşırı televizyon izlememden dolayı kafamda yerli veya yabancı pek çok filmden sahnenin hatırası kalmıştır. Ha bu kadar sahne neden aklımda kalmıştır yada bunun bana bir yararı var mıdır derseniz olmadığının bende farkındayım ama ne yazıkki bu filmleri insanın beyninin en sünger gibi her şeyi emdiği zamanda izlediğimden ister istemez böyle bir duruma gelmiş oldum. Neyse konuyu dağıtmadan asıl kısma gelirsek ilginç bir şekilde aklımda kalan sahnelerin önemli bir kısmı iyi filmlerin en unutulmaz sahnelerinden ziyade çoğunlukla kötü bulduğum hatta izlerken dalga geçtiğim sahnelerden oluştuğuydu. Sanırım o tür insanı güldüren böyle saçma şey olur mu dedirten sahneleri daha sonra hatırlayıp gülmekte daha fazla hoşuma gidiyor. Bu konuda bana bol bol yardımı dokunan Cüneyt Arkın'ın tarihi filmlerinede buradan bir el sallamak istiyorum.


6- Bu anlatacağım durumdan daha öncede bir kaç yazımda bahsetmiştim ama burdada değinmek uygun olacak sanırım. Efendim ben özellikle ilk defa girdiğim bir ortamda hemen herkes ile ilk defa karşılaşıyorsam hareket eden bir oduna dönüşebiliyorum. Ciddi anlamda etrafımda insanlar konuşurken ben sadece onları izlerken buluyorum kendimi. Halbuki arkadaş çevremin içinde olduğumda gayet konuşabilen ve espri yapabilen bir adamken böyle yabancı ortamlarda bazen dakikalarca ağzımı açamıyorum. En kötüsü mevzu tam üzerinde konuşabileceğin bir yere gelir o anda şunu diyebilirim diye kafanda kurgularsın ve ağzını açıp ilk harfi söyleyeceğin anda sen o kurguyu yapana kadar mevzu değişmiştir ve bir anda alakasız bir şey söyleyeceğini fark edererek susmaya çalışırsın ama ağzndan hafif bir ses çıktığından insanlar sana dönmüştür. Konuya uygun bir şey söyleyip durumu toparlaman gerekir o anlarda doğaçlama yapabilecek biri değilsen (çok şükür genelde ben yapabiliyorum) hayatının en zor 5 saniyesini yaşadığın anlardır.


7- Yine bir önceki maddede doğaçlamadan bahsedince son madde olarak doğaçlamayı ele alayım dedim. Ben hayatta planlı programlı hareket edebilen biri değilimdir. Daha doğrusu bunu denediğim her zaman muhakkak bir şeyi unuttuğumdan (bu noktada bir alkışta Murhpy Kanunlarına) yaptığım planın bana yarardan çok zararı olur. Bu nedenle mümkün olduğunca hayatımda yaptığım her şeyi o anda spotane ve doğaçlama olarak yapmaya çalıştım. Bu her zaman çok mükemmel sonuçlar vermiyor elbette ama hazırlık yapıp başarısız olmaktansa anı kurtarmaya çalışıp başarısız olmayı her daim daha mantıklı bulmuşumdur.

Evet efendim tuhaf biri olduğunu düşünen biri olarak kendi hakkımda aklıma gelen ilk yedi tuhaflıklığı sizle paylaştım umarım o kadarda fazla tuhaf değilimdir :D .