19 Temmuz 2009 Pazar

Yaz Sıcağı, Serin Bir Yer ve Dinlenmeyen Bir Sürü Söz

Hafif loş bir ortam, Alkol kokusuna eşlik eden yemek kokusu kapıdan usulca sokağın başına doğru akıyordu. Yoldan geçenler için son derece davetkar bir kokuydu. Sıcak bu kadar rahatsız ederken gölgede oturuyormuş havası veren serin ve güzel yemeklerin olduğu bir yer nasıl davetkar olamazdıki zaten.

O anda arkadaşı ile oradan geçerken kokuyu aldığı o kısacık zaman diliminde bu kadar çok şey nasıl aklında geçebilmişti şaşırdı. Arkadaşı buluştukları andan beri son zamanlarda nasıl yoğun olduğunu ve ne kadar yorulduğunu anlatıyordu ama o daha bu sokağa girmeden çok önce onu dinlemeyi bırakmış ve dinliyormuş gibi görünmek için arada kafasını sallıyordu.

Ama artık kafasını sallamak bile sıkıcı gelmeye başlıyordu ufaktan ufaktan. Hem neredeyse bir saattir yürüyorlardı arkadaşıda yorulmuş olmalıydı. Şurda biraz oturalım hem laflarız hemde serinleriz derse reddedemezdi herhalde.

Kafasında bu fikir oluşurken yüzünde hafif bir gülümseme ile sokağın başında mekanın kapısına kadar yürümüşlerdi. Daha fazla zaman kaybetmek istemeyen birinin acelesiyle arkadaşına döndü ve "baksana şurası güzel bir yere benziyor otursak mı ne dersin" dedi. Arkadaşı bu sırada hala bir şeyler anlatıyordu ama karşısındakinin onu pek kendini verererek dinlemediğini fark ettiğinden biraz bozulur gibi olsada bir yerde otururlarsa onun kendini daha iyi dinleyebileceğini düşündüğünden bu öneriyi başını sallayarak kabul etti.

Mekanın ufak bahçesine açılan demir bir kapıdan içeri doğru adım attılar. Hem dışarsı çok sıcak olduğundan hemde insanların buna rağmen dışarıda oturmayı tercih etmeleri dolayısıyla bahçede pek fazla yer olmasından dolayı bahçeye şöyle bir göz gezdirip içeri doğru ilerlemeye karar verdiler.

Baharda bu bahçe ne güzel olur. Şu köşedeki ağlayan ağacın altındaki masada oturup bir limonata içip herkesten uzakta bir köşede bir yandan müzik dinleyip bir yandan kitabını huzurluca okur insan diye aklındna geçirdi. Bu hayali kurarken sanki ılık bir meltem yüzün okşarmış gibi hissetti.

Bahçenin ortasında taşlarla döşenmiş bir yoldan mekanın ana kapısına uzanan yolda ilerlemeye başladılar. Mekan belkide yüz yaşında bir konaktan bozma bir yerdi. Üç katlıydı ama en üst katında da oldukça büyük bir teras vardı. Muhtemelen bu terastan deniz gözüküyordur diye düşünmeye başladı.

Mekana girmeye karar verdikleri andan beri arkadaşı hala onun dinlemediği dertlerini anlatmaya çalışıyordu. Ama dertlerine çarede ziyade onu dinleyecek birine ihtiyacı olduğundan ona bir soru sorma gereği duymadan anlattıkça anlatıyordu. Buda onun dinlermiş gibi görünmesini daha kolay bir hale getiriyordu.

Arada şu iş yüzünden şöyle oldu. Şunları beklerken diğer şeyler gecikti. Uyumaya bile zor zamanım oluyor. Aylardır şöyle sadece gezmek için bile yürüyemedim gibilerinde bir sürü şey söylüyordu herhalde. En azından ilk buluştuklarında yoğunluk ve dinlenememek ana fikri üzerine baya uzun konuşacakmış gibi gözüküyordu. Ama yinede kısaca bir dinleyip konunun değişip değişmediğinden emin olmak gerekirdi.

"Yaz geldi işler hafifler dedim ama bilakis daha beter arttı. Normalde mesai saati bittiğinde çıkıp giderdim ama şimdi allah seni inandırsın ancak eve uyuma saatinde gidebiliyorum. Yinede her şey ya yetişmiyor yada son anda ucu ucuna yetişiyor. Stresten ülser olmazsam iyidir. Şöyle bir süre her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Bir gün bile olsa plan yapmadadn hareket etmek istiyorum."

Evet onca zamandır konuştuklarını dinlememekle hiç bir şey kaybetmemişim dedi kendi kendine. Yine hafif hafif kafasını sallayarak mekandan içeri girdi. Mekanın giriş katı geniş ve ferah gözüküyordu. Fazla bir ışıklandırma yoktu ama hem dışarıdan gelen aydınlık hemde açık renk boyanın sayesinde hafif loş ama son derece dinlendirici bir görüntüsü vardı içerinin. Masalar ufak üzerinde beyaz örtüler olan ve genelde yanlarına iki sandalye koyulabilecek cinstendi.

İçerde fazla dolu masa olmadığından karar verme aşamasını biraz uzun sürdü. Sonra "Şu köşedeki cam kenarı masa iyi galiba dedi" ve oraya doğru ilerlediler. Beyaz masa örtülü masanın üstünde metal tuzluk ve karabiberli arasına sıkıştırılmış menüyü aldı. Canı öyle çok fazla bir şey istemiyordu. O menüyü incelerken arkadaşı hala konuşuyordu. Sanki hiç susmayacak gibi konuşuyordu. Etrafta iyiki fazla insan yoktu yoksa tıpkı sokakta yürürken arkadaşının hararetli anlatma şekli yüzünden ona tuhaf tuhaf bakan insanlardan burdada bol bol göreceklerdi.

Bunlar aklından geçerken garson geldi ve "Merhaba efendim ne alırdınız" dedi. "Ben bir sosisli ve bira istiyorum, arkadaşımda ..." derken garson araya girdi ve "Arkadaşınız mı? bir kişide sonradan gelecek mı gelecek acaba?" dediğinde bir rüyanda uyanır gibi olmuştu. Menüden kafasını kaldırdığında masada yanlız olduğunu gördü. Bir an duraksadı ve "Kusura bakmayın arkadaşım gelmeyecek sadece ben varım" diyebildi yarı utanır halde.

Neler oluyor böyle diye içinden kendi kendine sorular sormaya başladı. Bir saat önce arkadaşıyla buluşmamış mıydı. Bu gün günlerden cumaydı, saatine baktı, saat akşam yediyi biraz geçmişti. Sonra yüzünde bir rahatlamayla beraber bir gülümseme belirdi. Tabi ya bugün işten çıkarken keşke arkadaşımla buluşup biraz dolaşsam diye düşünüyordum. Bunu o kadar çok istedimki gerçekten öyle yapıyorum sandım.

O kadar susmadan ve onun cevap vermeden dertlerini anlatan kişide kendi bilinç altından başkası değildi. O tüm bunları idrak edip kendi kendine gülerken az önce onun deli olduğunu düşünen garson birayı getirirken onu bu halde görünce iyice deli olduğunu kanaat getirmiş gibi tuhaf tuhaf suratına bakıyordu.

Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan o buluştuğunu hayal ettiği arkadaşıydı. Telefonu heyecan açtı "Alo, olanlara inanmayacaksın müsaitsen gelsene biraz laflayalım tamda aklımdan bu geçiyordu" dedi ...

5 Temmuz 2009 Pazar

Truth Be Told (Mim)

Başlık konuyla çok örtüşücekmi pek emin değilim ama şu mim ile beraber Megadeth'in bu şarkısınıda anayım dedim. Neyse efendim mim demiştim dimi hemen nasıl bir mim'den bahsediyoruz onu açıklayalım (bu arada a.nur'a mim için teşekkür etmeden geçmeyeyim). Konumuz kendimiz hakkında itiraflar ve takıntılarımız en özet haliyle. Zaten konuyu fazla detaylı açıklamaya gerek olmadığında madde madde itiraflara başlamak en iyi olacak herhalde

  • Kolay sinirlenebilme gibi bir huyum vardır.
  • Zaman zaman aşırı derecede inatçı olabiliyorum. Mesela bu konuda kendisine uzun süre blog yazması konusunda baskı yaptığım azura birinci dereceden şahit olmuştur.
  • Annemlerin yıllar süren hummalı çalışmaları sonucu yeni aldığım her hangibir giyim eşyasını giyerken önce sağ ayak veya kolumu elbiseden içeri sokarım
  • Bir şey için ne zaman acele etmem gerekse o şeyi son anda kaçıracakmışım gibi hissederim. Özellikle durağa giderken bineceğim bir toplu taşıma aracının durağa yanaştığını gördüğümde bu hisse çok kapılırım.
  • Hala zevkle çizgi film izlerim
  • Bu gün bir DVD satan firma 90ların ortasında Star'da yayınlanan Kaygısızlar dizisinin bölümlerini Box halinde satsa hiç düşünmeden ve fiyatına bakmadan satın alırım.
  • Hobilerime çoğu zaman gereğinden fazla hayatımda yer veririm
  • Bir şeyi son ana kadar yapamam ancak artık kaçacak saklanacak bir durumum kalmadığında yaparım.
  • Resmi törenlerin hiç bir türünü sevmem
  • Bunca yıldır hala erken kalkmaya alışabilmiş değilim.
  • Tatile gittiğim otelde eğlence olmasındanda o akşam yemeğinden sonra animatörlerin programı olmasındanda nefret ederim. Tatil demek benim için denize girebilmektir.
  • Gittiğim sergilerin (ki öyle sergiden sergiye koşan biri değilim) herhangibir kısmında modern sanat eserleri varsa kafamım en çok karıştığı kısım orasıdır. Özellikle modern resim olgusunu hayatım boyunca anlayabileceğimi sanmıyorum.
  • Yerli yersiz saate bakma huyum vardır. Hatta saat takmadığım zaman bile boş bileğime baktığım olmuştur.
  • Yabancı ve tanımadığım insanlarla çok yakın ve bitişik oturmaktan hazzetmem ama toplu taşımada başka çare olmadığından bu duruma eski dönemlere göre çok daha fazla alıştım. Özelliklede bu konuda sLn'in bahsettiği otobüs teyzelerinin çok yardımı oldu.
  • Çizgiroman okumam ama çizgiromandan uyarlanan filmlere bayılırım.
  • 10 yıl kadar öncesinde olduğum kadar olmasada hala ilk defa tanıştığım insanlarla konuşurken kendimi çok rahatsız hissederim.
  • 2006'da ilk defa gözlük takmaya başladığımda yanımda geçen her insanın bana n'ber dört göz diyeceğini düşünmüştüm.
  • Bazen filmlerdeki karakterlerin sesini taklit ederim. Hatta bir kere Dark Knight'ta Christian Bale'in Batman olduğununda kullandığı sesi taklit ederken yan odadı annemi korkutmuştum farkında olmadan.
  • Sonu süprizli filmlerin sonu hakkında daha ilk yarıda tahminde bulunurum. Bu tahmin tuttuğunda da kendime kızarım filmin tadını kaçırdım diye.
  • Hafta içi pek çok akşam eve dönerken bloga şunu yazayım güzel konu der. Akşam yemeğinden sonra blog kumanda panelini açtığımda neyse yarın daha geniş zamanda yazarım derim.
  • Cep telefonumu sesi açıkta olsa kapalıda olsa hep titreşim halinde tutarım. Hatta bir keresinde sınav zamanı telefonu sıranın altına koyduğumda çalıp titremeye başladığında sıradan acaip sesler gelmişti. Hocada dahil herkes benim tarafıma doğru bakınca telefonu çıkartıp pardon yanlış numara aramışta diye saçma sapan bir espri yapmak zorunda kalmıştım.
  • Saçma sapan espri dedimde aklıma geldi. 6-7 yıl öncesine kadar düzenli olarak kötü espri yapar, etrafımdakileri sinir ederdim.
  • Orta okuldayken kompozisyon derslerinden hiç hoşlanmaz yazı yazmayı hemde o kadar uzun yazı yazmayı çok gereksiz bulurdum.
  • Hala çocukça hareket edebilme şansı bulduğumda bunu kullanmaya çalışıyorum.
  • melankolikdeli gibi bende gazete ve dergilerin ilk sıradakilerini değil daha arkalarındakini alırım. Hatta buna ek olarak parfüm ve deodoranttada aynı şeyi yaparım çoğunlukla.

Evet efendim aklıma gelenler bunlar oldu. Kuvvetle muhtemel anlatılabilecek çok daha fazla şeyi yazmayı unutmuşumdur ama yinede bir noktada listeyi tamamlamak gerekiyor. Umarım artık mim gelene kadar üşenmeyip kendimde daha sık yazı yazabilecek bir motivasyona gelebilirim.

21 Haziran 2009 Pazar

Bir Aralar Yaz Tatili Vardı Ona Ne Oldu

Başlık aslında son zamanlardaki ruh halimi daha doğrusu olan bitene karşı bir isyanımı simgeliyor. Eskiden (ama çok eski zamanlar önce değil) bu zamanlar geldiğinde içim kıpır kıpır olurdu. Nede olsa yorucu bir okul dönemi ya bitmiş yada bitmek üzere oluyordu. Hatta daha güzeli bu zaman 3-4 aylık hiç bir şey yapmadan zaman geçireceğim "yaz tatili" dönemi başlardı.

Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturmam lazım. Ben yaz tatili diyince öyle bir deniz kenarına gideyim güneşleneyim yada denize gideyim diyenlerden değilim. Ben tatilde insanlardan uzak sakin huzurlu bir ortamı tercih ederim. Hatta yazlık yada sayfiye yerlerine gitmeme gerek bile yok. Onun yerine yanıma güzel bir kaç film alıp öğleye yakın bir saatte kalkıp kahvaltıdan akşam yemeğine kadar filmlerle yada kitaplarla zaman geçirebilirim. Hayattaki rutin dertler yerine filmler yada kitaplardaki olayların akışına kendimi bırakıp oturduğum yerden başka dünyaları hayal edebiliyorum.

İşte benim iyi bir yaz tatilinden anladığım özetle bunun gibi bir şey. Fakat asıl sorunum şu ki yaklaşık bir yıldır bu tür bir tatili 1 haftalık bir süreç için bile yapamıyorum. Hadi kışın ve baharlarda bunu fazla dert etmiyorum. Ama yıllardır öğrencilik yapan bir bünye takvimde haziran ayını görünce otomatikman sinemada ne var, hangi filmi izleseme yada hangi kitabı okusam gibi şeyleri kafama takardım. Şu anda ise bu lüksten çok uzağım.

Hatta tatili geçtim bu perşembe ve cuma iş gezisine çıktım. Hemde bu gezi Gaziantep ve Kahramanmaraş'ı kapsayan bir geziydi. Bu mevsim ve sıcakta ülkenin en sıcak bölgelerinden birinde iki günü resmi elbiseler ve kravatla geçirmek benim klasik tatil anlayışımın bir hayli dışında oluyor.

Ehhh tüm bu olan bitenleri düşününce ve en iyi ihtimalle temmuz ayı sonunda ve sadece iki hafta tatil yapabileceğimi düşündükçe biraz içim kararmıyor dersem yalan olur. Zaten öğrencilik hayatı üstüne girdiğim bu sürece hala tam olarak ayak uyduramamışken birde iş hayatı rutininin yorucluğunu atabilmek için ihtiyacım olan molaya sahip olamayacak olmam kötü birde bu molaya daha 1 aydan fazla zaman olmasıda ayrıca düşündükçe yorulmama neden oluyor. Tabi bu arada haftaiçi 4 gün resmi elbise giymek zorunda olmam ve yine aynı hafta içi her gün sabah sabah uyanacak olmamında bana kendimi daha iyi hissetme konusunda yardımı olmuyor.

Neyse bu tatilsizliği yaşadığım dönemde başka ilklerde yaşadım. Öncelikle bunca zamandır memlekettimizde hizmete girmiş olan Metrobüsü kullanmayı başardım. Her ne kadar gecenin çok geç saatlerinde bile Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçiş konusunda çok faydalı olsada evimden Mecidiyeköy'e çok rahat gitmemi sağlayan 129K hattının iptal olması nedeniyle bu Metrobüs mevzusuna soğuk yaklaşıyorum.

Bir başka benim için ilk ise bu iş gezisi ile beraber hayatımda ilk defa uçağa binmiş oldum. Genelde yükselikten pek hoşlanmayan ve ampul değiştirmek için merdivene çıktığımda bile başı dönen biri olsamda uçaktan aşağıya bakınca pek öyle kötü oldum diyemem. Hatta keşke camlar daha büyük olsada etrafı daha iyi görebilsem dedim içimden.

Evet tüm bunlarla beraber hem uzun zamandır yazamamın nedeni (tatilsizliğin yarattığı aşırı yorgunluk) ve o süreçte neler yaptığım hakkında bir kaç şey yazarak bloga olan sorumluluğumu boşlamamış oldum. Umarım ilerleyen dönemlerde daha eğlenceli konularda yazabilmemi sağlayacak bir ilhamı bulabilirim.

4 Haziran 2009 Perşembe

Resm-i Masaüstü (mim)

a.nur tarafından mimlenmişiz efendim. Konuda masaüstümüzün ekran görüntüsünü alıp üstüne bir kaç kelam etmek. Önce resmi paylaşıp ardından üstüne yorum yapmayı daha uygun görüyorum

















Öncelikle fark edileceği üzere ciddi şekilde düzenli biri sayılırım. Dosyaların pek fazla sağa sola dağılmasını sevmem. Hatta gerçek hayatta odam yada masamda bu kadar düzene imtizana dikkat etmezken burada bu konuda nedenini anlayamadığım şekilde hassasım. Sanırım burada düzeni sağlamak daha az efor gerektirdiğinden bu konuya eğilmek pek zor gelmiyor.

Ayrıca bilgisayar oyunları ile fazlasıyla içli dışlı olduğum anlaşılması zor olmayan bir başka nokta. Özellikle bu son bilgisayarımın pek çok yeni oyunu kaldıracak bir kapasiteye sahip olması sayesinde böyle geniş bir yelpazade ve çeşitlilikte oyunları oynama şansım oluyor.

Onun dışında kaç inan belgelerim dosyasına kendi adını verecek kadar megolamanyaklık sınırlarında dolaşır bilemem bilgasayara vista yüklettiğimde pc kimliğimin aynen belgeleriminde adı olduğunu görünce buna pek dokunmayıp aynen böyle kullanmanın daha mantıklı olacağını düşündüm. Ne yalan söyleyeyim masaüstüne bakıp kendi adımı görmeyide seviyorum.

Bir diğer belirtmeden geçemeyeceğim dosyamda kod adı movies olan dosyamdır. Kendisi sadece indirdiğim filmleri değil Dizileri ve albümleride kapsayarak oyun oynamadığım zamanlarda pcde en sık ziyaret ettiğim ve beni eğlendiren şeyleri barındıran doya olmasıyla kendisine masaüstüne bir kısa yol edinmiştir.

Son olarak arkaplana gelirsek. Nette özel olarak arka plan aramaya üşendiğimden pcdeki en güzel kayıtlı resim olduğuna inandığım bu resmi arka plan olarak kullanıyorum. Yaklaşık altı aydırda kullanmaktan sıkılmadım.

Her ne kadar son olarak diyerek üst paragrafa giriş yapmış olsamda bu noktada ufak bir ekleme yapayım. Bu mimi, bu yazıyı okuyan herkese ama özelliklede azura'ya armağan ediyorum.

24 Mayıs 2009 Pazar

İnsanın Kendi İle Olan Mücadelesi

Bir önceki gece yaklaşık 3-4 gibi yatıp 8'de kalkmamdan dolayı bütün gün yorgun ve bitkin hissediyordum kendimi. Şimdi ise saat yine 3'ü geçiyor. Bedenim git yat dinlen rahatla diyor. Ama aklım kendini rüya alemine bırakmak konusunda öğlenki kadar istekli değil. Hazır hem bu kadar yorgun ama yinede bu kadar uyanık kalmak istiyorken kendime en uygun meşgalenin bu durumu buraya yazmak olduğunu düşündüm.

Daha doğrusu insan bazen ne istediğini yada neye ihtiyacı olduğunu bilsede bu bildikleri uygulama konusunda o kadarda istekli olmuyor. Bu konuda hatırladığım en eski anım küçükken hasta olduğumda yaşadıklarımdır herhalde. Hepimiz mini mini bir çocukken hastalandığımızda ilaç almaktan hiç hoşlanmazdık herhalde (bunun aksine inananları yada ilacım faydası konusunda kendi bilincini ikna eden insanlar bu yazıyı okuyorsa o şahısların önünde saygı ile eğiliyorum) hatta bu ilaçtan kaçmak için her yolu deneyebiliyordu insan o zamanlarda. Ben kendimi aileme iyileşmiş gibi göstermeye çalışarak ilaçtan yırtmaya çalışmıştım mesela, sonunda ise hastalık tekrar güçlendiğinden normal zamanda iyileşeceğimden daha uzun sürede iyileşmiştim.

Peki bunun için o gün pişman oldun mu derseniz cevabım hayır olur. Hatta bu gün bile bu soruya gönül rahatlığı ile aynı cevabı verebilirim. Bir aralar bu düşünce tarzının hafiften çatlaklık olduğuna inanırdım. Ama zamanla farkettimki bu durum mantık sınırlarını zorlamadıkça o kadarda anormal bir şey değil. Sonuçta insanlar ihtiyaçları için bile olsa acı çekmeye yada yapmak istemedikleri şeylere kolay kolay razı olamaz. Razı olduğu anda ise artık kaçacak bir yeri kalmamış tamamen teslim olmuştur. Ehhh daha önce yazdıklarımda inatçı ve teslim olmayı sevmeyen biri olmam hakkında pek çok özeleştiri yada analiz yaptığımıda düşünürsek benim için bu konunun dahada önemli olduğunu söylemem çokta abes olmaz.

Fakat ne olursa olsun insanın böyle anlarda zaten belli nedenlerden dolayı normal halinden uzakken buna ek olarak birde kurtuluş yolu ile mücadele etmeyi seçmesi cidden tuhaf ve üstünde düşünülmesi gereken bir durum. Hatta az önce dediğim mantık sınırları böyle kendi içinde mantıksızlık taşıyabilen bir konuda nasıl belirlenir sorusunun cevabı hakikatende pat diye verilebilecek cinsten bir cevap değil.

Ancak insanoğlu o tür bir durumla karşılaştığında yapısı gereği bazı kişisel özellikleri ön plana çıkıyor ve adeta bir refleks gibi çalışıyor. Kendi açımdan bu tür olayları yaptığımda bu duruma mantıklı bir açıklama bulmaya çalışsam herhalde bunu asla başaramam. O anda farkında olmadan sanki hiç bir sorunum yokmuş ve karşımda bana sunulan acı reçeteyi tamamen gereksiz ve işe yaramaz görüyorum. Daha sonra ise bunu neden yaptım ben dediğimde aklıma ancak bu yazıda da sık sık belirttiğim bu faydalı olsada yapılması zevk vermeyen şey olgusu geliyor.

Peki bu olgu için bulunabilecek en iyi örnek (ki bu yazıyı yazma konum bile şu olgu ile bu kadar örtüşmüyorken şimdi vereceğim örnek bu olgu için sözlükteki karşılık olabilecek cinsten) ne deseler hiç düşünmeden ders çalışmak derim.

Bu konuda dürüst olmak gerek. Dünya üzerinde hemen her insan ders çalışmanın kendisine öyle yada böyle bir fayda getireceğini bilir. Ama yinede hiç bir insanoğlunun boş zamanlarındaki hobileri arasında ders çalışmak yoktur (vardır diyenler karşısında saygı ile eğilmek yerine alaycı bir gülüş ile yüzlerine bakarım belirtmeden geçemeyeceğim). Ders çalışmak insanoğlunun en ortak ve en sık görülen kendi kendi ile mücadele etme nedenidir.

Peki böyle bir konu hakkındaki bir yazı nasıl biter dersiniz. Yazıyı yazan insan daha fazla yorgunluğa dayanamayacak kadar yorgun olduğundan yazıya bir nokta koyma gereği duyar elbette.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Mayıs Geldimi Hayat Ne Acaip Öyle Vapurlar Falan

Aslında aklıma yazılmaya değer bir şeyler vardı ama bir türlü çok öne çıkan bir şey olmadı. Bende hazır havalar ısınır yaz ufaktan gelirken Daha doğrusu bir mayıs ayında olan bitenden bahsedeyim diye düşündüm. Fakat böyle kıldı tüydü çiçekler açtı böcekler uçtu tarzından daha farklı daha yaratıcı bir şeyler yazmak niyetindeyim. Ha bunu nasıl yaparım işte onuda yazdıkça o an bir şekilde kurgulayabilirim umarım.

Mesela mayıs ayı demek tatillerin başlangıcı demek. Önce 23 nisan ardındanda 19 mayıs ile öğrenciyseniz o senenin ilk hafta içi resmi tatillerini yaşarsınız. Hoş çalışma hayatına geçincede durum çok değişmiyormuş onu fark ettim. Sadece o iki tatil günü çok daha yararlı ve değerli hale geliyor.

Yine bu dönemlerde spor dallarını takip edenlerin sevdiği şeyler olur. Özellikle basketbol ve futbol liglerinde sezon sonları gelmektedir. Artık kimler kazanacak kimler kaybedecek belli olacaktır. Bundan dolayıdırki pek çok unutulmaz maç ve performans bu dönemlerde gerçekleşir. Özelliklede NBA'i takip ediyorsanız bu dönemde uykusuz bir yaşam tarzını benimsersiniz.

Mayıs ayı ile birlikte gelen bir başka güzellikle sinemalara önemli prodüksyonları gelmeye başladığı dönemdir. Daha doğrusu senenin önemli gişe hasılatı yapması muhtemel filmlerinin öncüleri sinemalara gelir. Havalarda sıcaklamışken klimaları serinleticiliğininde etkisiyle sinema salonunda bir kaç saat geçirmek hiçte fena olmuyor.

Mayıs ayının ilk haftasının benim sevdiğim atraksyonlarından biride Hıdırellez'dir. İnsan gerçekleşemeyecek olsada acaba diyerek hayallerini bir kağıda çizmek için tatlı bir uğraşa girmesi. O sırada acaba şu mu olsa yada bu mu olsa diye hangi dileğini kağıda dökeceğini karar vermeye çalışırken o hayallere dalıp zamandan ve mekandan ayrılıp o hayallere dalmak her sene daha fazla hoşuma gidiyor sanki.

Bu dönemin bir başka güzelliği ise günlerin uzamasıdır elbette. Saat akşam beşte hava karardığında insanın dışarı çıkıp hiç bir şey yapası gelmiyor. Ama hava akşam dokuza doğru kararmaya başladığında insanın öğleden sonra diye algıladığı zaman dilimi çok daha kullanışlı bir hal alıyor. Ayrıca bu dönemde genelde pek yağmur yağmadığını belirtmeme gerek varmı acaba.

Mayıs ayı ile birlikte kalın ve ağır elbiseler ufaktan kalkarken kısa kolluların gardroptan çıkmasının güzelliği bahar temizliği angaryalarına katlanmaya bile değiyor. Kısa kolluları giyecek hava olsun ben perde asmaya mutfak dolaplarının yada gardropların en üst kısımlarını silmeye razıyım.

Son olarak başlık her ne kadar boş şeyleri anlatmak için kullanılan bir söz öbeğinin deforme edilmiş hali olsada yinede kapanışı vapurlarla ilgili bir konu ile yapalım. Efendim tahmin edileceği üzere mayıs ayı ile birlikte artık vapurda açık kısımlarda kapşonu burnuna kadar indirmeden deniz havasını içine çekebilir hale geliyor insan. Belki etraf kıştan daha kalablık oluyor ama manzarayı izlemek daha kolay olduğundan bu kabalığıda görmezden görmeye çalışıyorum.

Yazmaya başladığımda aklımda böyle bir liste yoktu ama şöle bir baktımda mayıs ayında amma çok şey olup bitiyormuş ki illaki bir şeyler unutmuşumdur. Hakkaten acaipmiş.

NOT: Bir önceki yazı ile beraber blogda 100 yazıya ulaşmanın gururunu onurunu yaşadım. Umarım yıllarca üşenmemde daha çok 100ler yazarabilirim bu blogda. 101. yazıda vatana millete hayırlı uğurlu olsun :D

5 Mayıs 2009 Salı

Kahve Sevmem Ama Kahve Kokusuna Bayılırım

Genelde yazı yazarken gözlemlediğim şeylerden yola çıkarım. Bu seferde yine benzer bir şey söz konusu ama bir anlık olaydan lafı çok farklı yerlere getireceğim bir seyirde olacak. Evet efendim mevzuya başlığı açıklayarak başlamak gerekir sanıyorum.

Başlık bu gün fark ettiğim bir olay aslında. Ben normalde Türk Kahvesi yada Nescafe olarak adlandırdığımız hazır kahve çeşitlerini kullanan biri değilim. Bunların yerine çayı tercih ederim. Fakat öğleden sonra işte bir arkadaşım kupasına kaşık kaşık kahve doldururken kahvenin kokusunu derin derin içime çekerken buldum kendimi.

Ne yalan söyleyeyim çay içmeyi sevsemde en taze ve en demli çayda bile kahvenin bu dikkat çekici kokusunu alamam. Yinede aklımda kahve içmek geçmez. Fakat o koku yok mu o koku işte o bambaşka bir şey.

Daha sonra akşam eve dönerken aklıma geldi. Hayatta bazı şeyleri normalde kullanılan şekillerden farklı amaçlar için kullanırız. İşte bu ufak andan yola çıkıp bunun hakkında biraz kafa yorayım ; daha doğrusu bu tür şeyleri neden yapıyoruz onun hakkında bir şeyler yazıp çizeyim diyorum.

Ben kendi adıma öncelikle şunu söyleyebilirim. Bu tür farklılıkları yaşamaktan inanılmaz keyif alıyorum. İnsanların benle aynı şeye bakıp benim gördüğümü görememelerinin bir ego tatmini olduğunu itiraf etmem gerekiyor.

Bu itiraftan sonra konuya dönmek gerekirse; insan arada hayattan farklı şeyler bekliyor. Hatta bu beklentileri bazen normalde zevk almadığı şeylerden bile kaynaklanabiliyor. İşte bu noktada zevk almadığınız şeylerin zevk alınabileceği bir yönünü arıyor insan. Zaman zamanda buluyorlar bu tür farklı bir yönü.

Aslında bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde buna benzer durumlar hakkında bir kaç örnek vereyim diye düşünüyordum. Ama yazdıkça fark ettimki bu duruma farklı örnekler vermektense durumun kendisi üzerinde durmanın daha doğru olacağına inanmaya başladım. Yada daha uygun örnekler aklıma gelmediğindende olabilir bu konuda kendimi tam anlamı ile ikna edemedim aslında.

Neyse efendim ne diyorduk işte bu durumlar insanın hayatına çok farklı renkler katıyor. Çünkü yaşadığımız hayatta artık o sadece böyle ufak şeylerle haleti ruhimizi değiştirebiliyoruz. Ancak çok ciddi depresyon anlarında insanlar büyük çaplı farklılıklar yapabildiğine ve kurulu düzenlerimizi ancak çaresiz kaldığımızda değiştirdiğimizde hayatta farklılaşmak için artık elimizde bir bu kaldı.

Asıl ilginç olan ise bende diğer bir çok insan gibi bu durumu çoğunlukla fark edemiyor. Hayat kendine başka yollar açarken hiç hissetmiyor, hiç çaktırmıyor. Fark ettiğinizde ise benim gibi tembellere bile böyle yazılar yazdırabiliyor.