12 Mart 2011 Cumartesi

Bir Arkadaşa Dörtlük

Ahhh şu denizin kokusu ne de güzel
Zor zamanlarda sanki uzatıyor bir el
Rahat rahat seyret diyor, haydi koş gel
Ah denizi hatırlarım ne zaman esse karayel

12 Ekim 2010 Salı

Kısa Bir Zamana Sığan Uzun Bir Hikaye

Evden geç çıkmadığı için memnundu. Belki erken gelmişti ama havada mis gibiydi, bu güzel havada dışarda biraz vakit geçirmek gayet güzel olacaktı. Bunları düşünürken kafasını kaldırıp güneşe bakarak sırıtmaya başlamıştı.

Hiç acele etmeden geldiği sahilde ne yapsam diye düşünüyordu nede olsa daha rahat rahat harcayabileceği bir 10 - 15 dakikası daha vardı. Güneş ışıkları dalgaların üstünde zıplarken martılarda bu güzel manzarada pinekliyorlardı o sırada. Bir süre gözü martılara takıldı. Tam o sırada aklı bambaşka yerlere gitti.

O gün nasıl da o kararı vermişti. Arkadaşını nasıl kırabilmişti. Halbuki bir an için doğru bir şey yaptığını sanıyordu. Nerden aklıma geldi bu dedi içinden. Sonra durumu fark etti. Ne zaman böyle güzel bir şey yaparken yanlız olsa bilinç altı boş durmaz ve yüzleşmesi gereken bir konuyu aklına getirirdi.

Şimdi ise son zamanlarda çok ciddi yüzleşmesi gereken bir karar verme aşaması yaşamadığından aklına irili ufakli bir çok şey gelmeye başlamıştı. Son dakikada tembelliğinden dolayı buluşmak isteyen arkadaşını ekmesinden yardımını isteyen başka bir arkadaşına o konuda yardım edebilecek olmasına rağmen sırf canı istemediği için yardım edemeyeceğini söylediği an gibi bir sürü anısı kafasında ard arda oynamaya başladı.

Bu kadar çok şeyi nasıl yaptığına şaşırmıştı. Aslına bakarsan tüm bunları bir anda hatırlayınca çokta iyi bir arkadaş olmadığını düşündü. Neredeyse her zaman arkadaşlarını yüz üstü bırakıyordu. Ama öyle olsa onla hala arkadaşlık etmezlerdi. Fakat bu durum ya onun gerçekten kötü olmamasından ziyade onların çok sabırlı ve anlayışlı olmasından kaynaklıysa ne olacaktı.

İnsanın kendine işkence etmesi deyimini canlı olarak yaşıyordu bu canım bahar gününde bu güzel sahilde. Düşündüklerine daldıkça demin güneşe bakarak sırıtan yüzü kararmaya başlamıştı. Ya o kötü biriyse, ya o hep arkadaşlarını yüz üstü bırakan biriyse ve daha da kötüsü bunca zamandır bunu farkmediyse. Bu durum onu nasıl bir insan yapardı.

Saçmalık. Tüm bunlar tam anlamıyla bir saçmalık. Evet bazen arkadaşlarını yüzüstü bırakıyordu ama gerçekten ona ihtiyaçları olduğu anlarda bunu yapacak biri değildi. Fakat ya ona önemsiz geldiği için ektiği bir arkadaşı için o buluşma çok önemliyse ne olacaktı.

O kadarda tesadüf olur mu hiç. Kendine işkence yapmak için her söylediğinin bir açığını arıyordu bilinçaltı. Ama ya gerçekten o açıklarda haklılık payı varsa.

İşte o anda omzunda bir el hissetti. Daldığı derin düşüncülerden çıkarak o elin dokunduğu omzu yönüne döndü. Arkadaşı gelmişti. Onun o dalgın halini görünce yüzünde hafif bir sırıtma yerleşmiş halde çok bekletmedim değil mi dedi.

Sonrada cevabını bile beklemeden. Bu gün gelmesen ne yapardım bilmiyorum. Sen gerçekten çok iyi bir dostsun. İnsanın en zor zamanında yanında olan cinsten bir arkadaşsın dedi.

O anda bunları duyunca yüzü aydınlandı. Kafasını kaldırdı güneşe baktı ve hafifçe sırıttı. Sahile geldiği o 10 dakika önceki ruh haline geri dönmüştü.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Mini Me

Yazı yazmada zorlandığım dönemlerde güzel mimler geldi mi çok güzel oluyor. Sağolsun a.nur hakikaten yazmak isteyeceğim bir konuda bana mim yollamış. Efendim konumuz çocukluğumuzdan aklımızda kalan nesneleri maddeleyerek yazacağız.

Tetris: Çocukken pek sevdiğim bir oyuncaktı. Gerçi arkadaşların Gameboyları görüp kıskanmıyor değildim ama bunun iki çeşit tetris oyunuda beni saatlerce oyalayabiliyordu. Özellikle annemin kırdığı rekoru kırmak o dönemler önemli zevklerimden biriydi.

Sprite: Bunu neden yazdın derseniz Sprite'ın ülkemizde ilk meşhur olduğu dönemlerde sık sık gösterilen Grant Hill reklamları beni baya etkilerdi. Hatta o reklamın mottosu olan "Grant Hill Sprite mı içiyor?" lafı hala aklımdadır. Ehh birde o zamanlar kola ve Uludağ Gazoz dışında çok fazla farklı gazlı içecek yoktu.

Boş Teneke Kutu: Bu konuda herhangibir marka seçimim yoktu. Elime sadece bir boş teneke kutu geçsin yeterdi. Kutuyu tepesinden ezerek okuldan arkadaşlarla tüm boş zamanlarımızda maç yapardık. Zaman zaman at kestanesinide top olarak kullansakta teneke kutular bambaşkaydı. Hele birde düzgün bir şekilde ezilmişse burunla vurduğumuzda füze gibi şutlar çekebiliyorduk.

Bart Simpson Resimli Eşofman Üstüm:
Çocukluğum dönemde ülkemizde The Simpsons yeni yeni yayınlanmaya başlamışken babamın halası (muhtemelen bunun adı büyük hala oluyor herhalde) doğum günümde turkuaz renkli üstünde Bart Simpson olan bir eşofmans üstü hediye etmişyi. 3-4 yıl her kış defalarda zevkle giymiştim o üstü.

Sulugöz Sakız: Ehh ne yalan söyleyeyim bende ilk çiğnediğimde gözlerim dolmuştu. Ama yinede sonrasında güzel tadıyla ve paketini açıp arkadaşları kandırmak için onlara verebilme ihtimali olsun her şekilde kullanışlı ve sevdiğim bir sakızdı.

Taso: Biz çocukken hem toplaması kolay hemde oynaması eğlenceli olması açısından çok sevdiğim ve baya bir biriktirmiştim tasoları. Tabi onlar için yediğim Cheetos'un haddi hesabıda yoktu. Özellikle rakibinle tasoları kule yapı sonra tepesine vurup ters çevirdikleribi toplayarak başladığın oyunda yere düşenleride elindeki diğer tasoyla ters dönmemiş olanları ters çevirerek almaya çalışmak oldukça heyecanlıydı.

Bozuk Para ve Bozuk Para Maçı: Bozuk paralarla çok çeşitli maçlar yapılabiliyordu. Biri üç bozuk para ile sürekli ikisinin arasından üçüncüyü geçirerek rakibin kalesine gol atılmaya çalışılandan tek bozuk parayı dik tutup kenarına vurup çevirerek ilermesini sağlayıp rakibin eliyle yaptığı potaya basket atmaya çalıştığımız basketbolumsu oyununa kadar çok çeşitli varyasyonları oynardık bozuk paralarla.

Dışı Altın Gibi Jelatinle Kaplı Yuvarlak Çikolata:
Bunun muhakkak bir adı vardı ama aklıma şimdi gelmiyor. Ama dışındaki sarı altın gibi görünen jelatininden dolayı mıdır yoksa hakikaten lezzetli bir çikolata olmasından mıdır şimdi çok emin olamasımda bana çok değerli gelen bir çikolataydı.

Beşiktaş Güler Büfe'nin Sosislisi: Ben çocukken ananem'in evi Beşiktaş'taydı. O evde sık sık kaldığımızdan oraya gittiğimizde annem Beşiktaş Çarşısı'ndaki meşhur Güler Büfe'den muhakkak bana bir sosisli ve ekmek arası döner alırdı. O sosislinin ve tost makinesine bastırılarak sıcacık ve kıtır hale getirilen ekmek arasına konan dönerin tadı bu gün hala aklımdadır. Ama ne yazıkki bu gün artık o büfe yok.

Muhtemelen daha yazılabilecek ama şu anda aklıma gelen daha bir çok nesne vardı ama bir anda geçmişe gidince aklıma ilk bunlar geldi. Listeye şöyle bir bakınca aklıma gelenlerin listeside hakikaten fena değilmiş gibime geldi. Her neyse efendim bu güzel mimi elimize yüzümüze bulaştırmadan yazabilmiş olduk böylece.

25 Temmuz 2010 Pazar

Beyaz Perdeden Yansıyanlar #2 Mr. Sidney Shaw

Zamanında bir seriye başlamıştım. Filmlerden bazı sahnelerin resimleri üzerinden filmleri yorumluyordum. Öncelikle dürüst olalım; şu ana kadar sadece bir kez bunu yaptım. Ama bundaki esas sebep bir türlü hangi filmi seçeceğime emin olamamdı.

Bu gün evde tek başıma geçirdiğim gün boyunca bol bol filmlerle haşır neşir olma şansım olduğundan bu konu başlığı hakkında sonunda ne yap acağım da bulmuş oldum.

Blogda defalarca Guy Ritchie filmlerini sevdiğimi hatta filmlerinden alıntıları yazı başlıklarımda bile kullanmış biri olarak onun filmlerinden birini izlerken bu seriyi canlandırmaya karar vermem beni pek şaşırtmadı. Asıl ilginç olan hayatıma ilk defa 2000 yada 2001 yılında Öss için gitmek zorunda olduğum sıkıcı dershane ortamında okulumdan da çok yakın arkadaşım olan birinin bana Vcd'sini verdiği (evet o zamanlar Dvd benim için çok çok çok yabancı bir kavramdı) Snatch filmini değilde aynı tarzdaki son işi olan RockN'Rolla için bunu yapmaya karar vermem oldu.
Lafı daha fazla dolandırmadan sadede gelirsek karşımızda olan filmin afişi
ile işe başlayalım
Snatch ile karşılaştırınca çok daha ışıl ışıl duruyor ne yalan söyleyeyim.

Filme geçecek olursak;

Filmin esas oğlanları OneTwo ve Mumbles burada kanun dışı olmayan ilk büyük işlerindeki tek kanunsuz konuda yani belediyedeki görevlinin imar izni çıkarma konusunda sorun yaşadığını öğrenirler. Yüzlerindeki o çaresiz ve mahvolduk ifadesinin ise asıl nedeni sadece işlerinin olmaması değil bu iş yüzünden borçlandıkları Lenny'e borçlarını nasıl ödeyeceklerini bilmemelerinden.



Londra'nın yer altı dünyasında mevzubahis imar ve inşaat olduğundan her şey Lenny'nin elinden geçer. Bu nedenle bir önceki resimde mutsuz olan ikilimiz sadece şanslarının yaver gitmediğini düşünürken Lenny'nin yanında duran Archie nelerin döndüğün bizzat farkında olduğundan ve onunda zamanında içinde olduğu ortamdan kurtulmaya çalışan ikiliye Lenny'nin kumpas kurarak hem onları borçlandırıp hemde inşaatı kendi üstüne alıp ardından belediyedeki çalışana imar izni çıkarttırması hiç hoşuna gitmiyordu. Lenny içinse eski tanıdıkları aldatmak hiç bir zaman sorun olmamıştı.


Zaten Lenny için esas mesela şehirde yeni projesi için kısa sürede imar izinleri çıkarm
ası gereken Rus Victor'un paralarından ne kadar büyük kısmını cebine atabileceğiydi. Lenny her ne kadar hala yer altı dünyasında en korkulan kişi olduğunu sansada yeni dünya düzeninde artık güç paranın sahibindeydi. Yani güç "yeni votka, viskyi" Lenny'e uzatan Victor'daydı. Bu arada atlamayalım filmin kilit elemanlarından biri olan Victor'ın uğurlu tablosu bu görüşme sonrası Lenny'e ödünç veriliyordu.


Erkekler arasında bir sorun çıktığında bu genelde bir kadın nedeniyle olur. Bu hikayede ise sorunun kaynağı olan hanım ise sıkıcı hayatından bunalmış Victor'ın k
endisinden fazlasıyla hoşlandığı muhasebecisi Mrs. Baxter idi. Paraya ihtiyacı olan OneTwo ve ekibi Wild Bunch'a patronunun Lenny'e vereceği paraları çalmasını teklif eder. İşte bir çok farklı sorunun birbiriyle çakışmasıda burada başlar.




İlk seferde çalınan paralar Mrs. Baxter'ı yeterince heyecanlandırmamış olacak ki ikinci transferde de paraların patronundan çalınması için OneTwo ve Wild Bunch'ı kiralar. Tabi bu sefer işin içinde tehdit edilince geri adım atacak muhasebeciler yerine savaş suçlusu iki insan azmanı Slav'ın paraları koruyacağını söyleseydi aşağıdaki resimde olanlar asla olmayacaktı.



Ekip ilk soygunu ne kadar kolay yaptıysa ikincisinide bir o kadar zor yapabildi. Neyle vurursanız vurun tekrar ayağa kalkıp size saldıran iki eski savaş suçlusunun elinden paraları alıp kaçmanın bir bedeli vardır. OneTwo tren yolunda kaçarken bu bedeli düşünmemişti.


İşte daha önce düşünmediği bedel daha sonra müzik dinleyerek dinediği o anda kapısından içeri girivermişti. İnsanın ne olduğunu anlayamadığı ama az sonra tamamen çaresiz kalacağı o anı yaşamak üzereydi.

O çaresizlik anında bazen kapınızda beliren bir başka düşman bir anda dostunuz olabilir. Archie OneTwo'nun kapısından girdiğinde de durum tam olarak böyleydi.

Fakat son yüzleşme anı gelip çattığında Puzzle'ın tüm parçaları olan OneTwo, Lenny Archie ve Johnny eteklerindeki taşları döktüğünde Lenny'nin eski tanıdıkları aldatmada neden zorlanmadığını çok net bir şekilde anlayacaklardı.

Bir filmi anlatırken aslında filmi fazla anlatmamak diye bir kavram varsa bu yazıyla bir nebze olsun o kavrama bir örnek olmuşumdur diye düşünüyorum.

4 Temmuz 2010 Pazar

Farkına Vardıklarım

Öncelikle farkına varacağınız gibi tasarımda ufak değişiklikler yaptım. Özellikle Blogger geçenlerde tasarım konusunda sunduğu yeni opsiyonlar sonrasında bu durum biraz kaçınılmaz oldu sanırım. Yazıların okunabilir olması konusunda mümkün olduğunca titiz davrandım. Yinede sorun varsa gelecek uyarılara rehberliğinde gerekeni yaparım.

Neyse bu ufak bilgi notundan sonra yazacaklarımıza geçmek lazım. Bu aralar dikkatimi çeken bir şey varsa oda geçmişte yaptığım bazı şeyleri artık daha farklı yapmaya eğilimli olduğumu fark ettim. Sonuç olaraksa hazır başlamışken aslında pek çok yeni şeyin farkına vardığımı gördüm. Bunları paylaşmak eğlenceli olur diye düşünmeden edemedim. Lafı uzatmadan başlamak lazım herhalde.

Bu cuma yaklaşık 8 ay sonrasında ilk defa saçlarımı kestirdim. Normalde böyle bir durumda saçlarımı kestirmeye karar vermem bile en az 3-4 hafta sürerdi muhtemelen. İlginçtir Sonisphere'den sonra bir anda bu saçlar tamamdır artık kestirme zamanı geldi diyiverdim bir anda. Ondan sonrada ilk müsait olduğum zamanda da kısaltıverdik saçları. Böyle kararları eskisi gibi muallakta bırakmadan karar verdiğimi fark etmek beni memnun etti.

Blogu yazmaya başladığımda yapı olarak biraz agresif biri olduğumdan bahsettiğimi hatırlıyorum. Hatta zaman zaman kendimin bile sonrasında hatalı olduğuna inandığım pek çok çıkışımda olmuştur sevdiğim insanlara karşı. Son 6-7 aydır ise normalde beni çıldırtacak şeylere karşı çok daha sabırlı davranıyorum. Fakat sonunda yine patlama noktasına geldiğimde tavırlarım çok fazla değişim yaşamamış onuda bir kaç kez test etme şansım oldu. Yinede daha sabırlı bir insan olmak oldukça güzel bir şeymiş.

Öğrencilik hayatımın ardından o dönemlerime baktıkça zamanında yaptığım hataların bile bu gün yapmış olduğum için mutlu olduğum şeyler olduğunu görüyorum. Hatalar insanı kesinlikle yaptığı doğrulardan daha fazla belirleyen sonuçlara yol açıyorum sanırım.

Hazır Dünya Kupası başlamışken oradan bazı farkındalıklarım da oldu elbette. Her şeyden önce Vuvuzela'dan kesinlikle nefret ettiğime kanaat getirdim. Bizim ülkemizdeki Zurna gibi bir müzik aygıtının olduğu ülkelerde ancak bu müzik aletinin çakması olacakbilecek bir ses çıkaran Vuvuzela'nın sevilmesi imkansız.

Dünya Kupası konusunda bir başka şey daha varsa oda artık Ömer Üründül'ün çekilmediğidir. Hayır futbol yorumculuğu zaten yeterince kötüyken son zamanlarda kendisinin şirketinin ülkemiz distribütörküğünü yaptıkları Burger King'de eski lezzetinin, menü boyutlarını kaybetmesiyle (hele şu McDonald's ile yarışmak için bir menü fiyatına iki menü kampanyasına geçtiklerinden beri Steakhouse dışında hiç bir ürünleri gözüme hoş görünmüyor. Steakhouse'un ise tadı kesinlikle ilk zamanlarındaki gibi değil) ve en önemlisi küçük gibi görünmesine rağmen nerdeyse tüm soslarını para ile satmasına (yinede pek çok şubede olur mü öyle şey dendiğinde bedava olarak sosları almanız muhtemel) çok sinir olduğumu fark ettim.

Bu blogu boşladığımda kendimi çok önemli bir şeyi yapmayı unutmuş gibi hissettiğimi fark ettim. Buda burayı zaman zaman boşlamış gibi görünsemde asla bırakmayacağıma dair bir işarettir umarım.

Hazır dizilerin sezon finali yapılıyorken bu senenin en iyi yerli dizisi benim açımdan Geniş Aile oldu. Muhtemelen Kaygısızlar'dan beri gördüğüm en sağlam absürd komedi dizisiydi. Ana karakter haricindeki pek çok yan roldeki oyuncuda çok başarılı oldu. Yabancı dizi olaraksa her ne kadar zaman zaman erotizm mevzusunu çok abartsada senaryosunu özellikle 7. bölümden feci şekilde geliştiren Spartacus: Blood and Sand çok ilgimi çekti. Gerçi Flashforward'da bazı bölümlerde çok ciddi bayıklaşma sorunuyaşamasa hem ikinci sezonu görecekti hemde en beğendiğim dizi olacaktı.

Sonisphere festivalinde geçirdiğim üç günde fark ettim ki (evet festivale gittim ve bunu belirtmek için yer arıyordum sonunda dayanamadım burada açık açık yazayım dedim) hafiften yaşlanmışız ama yeni nesil müziğin imaj kısmına daha düşkün olmuş sanırım.

Ve de son olarak fark ettim ki bu yazıyı burada sonlandırmak en güzeli olacak herhalde.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Post İt Notları #11

- Öncelikle blogda bu yazıdan önce görüleceği üzere yediğim fırçanın (cidden ilk gördüğümde bu ne diye tepki verdim ama okurken gülücüğümede gitmedi değil :) ) sonucu olarak yazacaklarım (mim'i değerlendireceğim efendim ama ilham gelmesi lazım daha doğrusu tembellikten fırsatım bulduğum ilk anda o konuyada gireceğim) haricinde hem burayı boşlamamak hemde buradaki yazılarımın %90'ında olduğu gibi aklıma geleni değerlendirmek için bir şeyler karalamayı uygun buldum. Hatta bunla yetinmedim yazmadan önce böyle bir açıklama yapmayıda gerekli bile buldum.

- Demin fizy'de ne dinlesem düşünürken uzun zamandır Red Hot Chilli Peppers dinlemediğimi fark ettim. Bu gruptan ne zaman bahsetsem onları ilk tanıdığım an gelir. Yıl 1997 idi sanırım (dinlediğim şarkı californication'ın çıkış şakrısı olduğuna göre en kötü ihtimalle 1998 yılıdır yanılıyorsamda). O zamanlar hala HBB (ilginçtir bu kanaldan bahsedincede aklıma iki şey gelir biri yanılmıyorsam orada program yapan İclal Aydın ve yayınladıkları Robocop çizgi filmleri, ha birde Amerikan Kolej Basketbol Liginden maçlar verirdi ama o zamanlar sadece ufak bir detaydı o benim için) vardı. Arada yabancı şarkıların kliplerini yayınlarlardı. İşte o programlardan birinde Scar Tissue ile karşılaşmıştım. İlk tepkim amanın bu ne güzel parça olmuştu. O zamandan bu zamanlara (gerçi son zamanlarda baya ara vermişiz) severek dinlediğim bir grup olmuşlardır. Özellikle üniversitemdeki son sene Stadium Arcadium albümünü kaç defa dinlediğim hatırlayamıyorum.

- Bazı yayınlanan reklamlardan sonra ister istemeden ya ben artık yeni neslin (şu lafı diyecek kıvama geldim artık benden sonraki nesillerden bahsedebiliyorum) ne sevdiğini pek anlayamıyorum yada reklamcılar işlerini bilmiyorum. Daha öncede söz ettiğim Defacto ve Mavi Jeans reklamları ve reklam sloganlarını zaten sevmemiştim bu yaza yaklaşırken seriye devam etmeleri sonucu iyiden iyiye kendimde bir sorun olup olmadığını düşünmeye başladım.

- 118 savaşları çok tuhaf bir hal aldı sanırım. Hayatım boyunca 118'i bir kez bile aradığımı sanmıyorum. Ama şu son dönemde özelleşme sonrası 118 80 ve 118 18 reklamları ile feci şekilde dile pelesenk olan jinglelara sahip olduk. Ha bu jinglelar hatların işlevselliğine katkıda bulunuyor mu onu bende merak ediyorum. Unutmadan bide bu iş çok sağlam sektör. Ortada 2-3 firmanın reklamı dönüyor ama sanırım 20'ye yakın farklı 118 hattı varmış piyasada.

- Nisan ayı içinde hikayesini daha önce çok sevdiğimi belirttiğim (her ne kadar tanışmama vesile olan filmi çok berbat olsada) Spawn'ın yıllar önce ülkemizde Cine 5'tede yayınlanmaya çalışılan animasyon dizisini izledim. Yaklaşık iki gecede izlediğim seriden sonra böyle enfes bir hikayenin muhakkak yeni ve çok sağlam senaryosu olan bir filminin çekilmesi gerektiğine inancım arttı. Fırsatı imkanı olanlar muhakkak bu çizgi diziyi bulup izlesin.

- Hazır dizilere girmişken uzun süre izlesem mi uzak dursam mı emin olamadığım V dizisine başlamakla çok doğru bir karar verdiğimi fark ettim. Oldukça güzel bir ilk sezon hazırlanmış hakikaten. FlashForward ise kendi sonunu kendi hazırlamış bence. Elde mükemmel bir altyapıya sahip hikaye varken ilk sezon sonunda iptal edilecek olmasına sadece yazık diyorum. Heroes'un kaldırılması ise fevkalede yerinde bir karar oldu. Üçüncü sezonla artık eziyet halini almaya başlamıştı. Fakat dördüncü sezon tek kelime ile berbattı. Çoğu bölümü hızla ileri sararak bitirmeme rağmen ana konuyu gayet rahat anlayabilmiştim.

- Bu arada Heroes ile Prison Break'in ilk çıktıkları dönem ne bereketliydi. Sırf bu iki dizi için herkes bir hafta beklerdi deli gibi. Sonunda her iki dizinin geldiği yeri görünce üzülmeden edemiyorum.

- Her dünya kupasının olduğu sene hatırlayabildiğim ilk dünya kupası olan 1994 ABD dünya kupası aklıma gelir. Roberto Baggio'nun at kuyruğu çok karizmaydı. Birde Nijerya'nın süpriz çıkışı gibi bir sürü şey aklımda kaldı. Ama nedense en çokta Alex Lalas'ın keçi sakalı aklımda kaldı. Yıllar sonra kendimde benzer bir sakala sahip olmuştum.

- Hayatta tesadüf diye bir şey var sanırım. Bu gece Red Hot Chilli Peppers'ın şarkılarına bakmamın temelinde My Name is Earl dizisinde daha önce grubun söylediği bir şarkının orjinal halinin adını unutmam vardı. Şarkılar arasında ilerlerken bunların üstüne uygun başka şarkar ararken en alakasız yerde Higher Ground ile karşılaşmam kafamda bir şimşek çakmasını ancank tesadüfle açıklayabilirim herhalde.

- Red Hot Chilli Peppers'ın en sevdiğim şarkısı (muhtemelen tüm şarkılar içinde en sevdiğim 3-4 şarkıdan biride olan) Under The Bridge'in üstüne Eric Clapton'dan Layla dinlemek gayet güzel oluyormuş. Sözler olarak olmasada tını olarak fena bir devamlılık olmadı.

- Her devamın bir sonu var herhalde. Hatta en önemlisi devamların güzel bir sonla bitmesidir. Kapanış için Bob Dylan'dan One More Cup of Coffee fena bir seçim olmaz herhalde. ve son ...

28 Nisan 2010 Çarşamba

Ne desem bilemedim!


Boslamis blogu birileri. Evet evet boslamis! Bak sana guzel bi resim de koydum. Beni yazmak icin zorlayan sahsiyetin kendisi yazmiyor. Terbiyesizlik baska birsey degil! Evet evet oyle. Taslaklar yap sonra yayinlarsin bak ise yariyor oylesi. O zaman yazma zorunlulugu falan duymus gibi olursun. Cidden! Beni sinir etme!

Bendeniz Azura!