30 Ağustos 2009 Pazar

7

Bukarga tarafından kendim hakkında 7 tuhaf şeyi listemem konusunda mimlenmişim efendim. Ehhh son dönemlerde mimlenme dışındaki anlarda kısa süreli duygu patlamaları yaşamadıkça suya sabuna dokunmadığım gerçeğini göz önüne alınca geçte olsa bu konuyu değerlendireyim dedim. Lafı dahada uzatmadan listeye başlayalım.


1- Çok tuhaf mı bilmiyorum ama mutlu olduğum anlarda nedense geçmişte kendimi kötü hissetiğim anları hatırlarım. Hatta bir anda o durumda olduğumdaki gibi hissederim kendimi. Biraz kendime mi kastım var yoksa iyi zamanların değerini bileyim diye bu kötü zamanlarımı hatırlıyorum o anlarda pek çözemiyorum ama yaz akşamından hafif bir esinti ile içi ürperen insanlar gibi hissediyorum kendimi öyle zamanlarda. Neyseki etkiside tıpkı o esintideki gibi anlık oluyor.


2- Herhangi bir şeye odaklanma konusunda her daim sorun yaşarım. Bu durum özellikle öğrencilik hayatımda hep sorun oldu. Ders sırasında not tutarken yada dersi dinlerken etraftaki eşya yada kişileri inceleyip bu durumu idare edebiliyordum ama iş evde yada kütüphanede ders çalışmaya gelince önümdeki kitap dışında her şeye odaklanabiliyordum. Bu odaklanma sorunu birazda önündeki işte kaçma amacı ile yaptığım bir şeydi sanırım. En azından safi tembellik gibi bir durum olduğunu sanmıyorum. Çünkü daha ilgimi çeken konular mevzu bahis oldumu yada güzel bir roman yada dergi elime geçtimi bunları saatlerce okuyabilirim. Fakat zorla yapmak zorunda olduğum bir şey varsa o konuda ne kadar önemli olursa olsun odaklanmada zorlanırım.


3- İnsanların genel olarak bu doğrudur dediği şeyleri bazen bilerek yapmama gibi bir huyum var. Aslında bu huy daha ziyade bir kaç sene öncesine kadar üzerimde etkisi olan bir şeydi. Sözde koyun gibi sürü psikolojisine başkaldırı niteliğinde farklı olmak için çabar harcayacak bunu yaparkende ilgi çekmek için çırpınan marjinallere benzemeyecektim. Tıpkı tanımlamadıki gibi gerçekleştirmeside zor bir durumdu benim için. Hem farklı olup hemde dikkat çekmemek gibi saçma bir istekte diyebiliriz buna. Bu istek adına yaptığım bir kaç saçmalıktan biride okuma salonlarında çok gürültü var diyerek kışın sınavlara hazırlanmak için yer yer bahçede notları okuduğumu hatırlarım. Halbuki bahçede en az okuma salonlar kadar gürültülüydü. Çok mantıklı yada anlamlı olmayan bunun gibi bir kaç saçma şeyden sonra sanırım bende ufak ufak bu durumdan sıkıldım. Gerçi hala ağrı yada hastalığım dayanılmaz boyutlara gelmedikçe ilaç kullanmamak yada bir sebze sırf sağlığa çok yararlı diye berbat bir tadı olması nedeniyle yememek gibi inatlarım vardır.


4- İnat demişken bir sonraki madde içinde bazen tutan inat damarımdan söz etmem lazım. Aslında bir önceki maddeden de yapı olarak inatçı biri olduğum anlaşılıyordur ama burada o durumu biraz daha açalım. Zaman zamanbir konuda kendi yararıma bile olsa ve ben bunun farkında olsam bile aksi yönde gitme konusunda inat edebilecek bir yapıdayımdır. Yani bir şeyi tam anlamı ile benimsemeden yapmam gerçekten pek kolay olmuyor. Gerçi son yıllarda bu konuda kendimi iyi yönde biraz geliştirdim sanıyorum. Kafama yatmasada bazı durumların yapılması gerektiği konusunda kendimi ikna edebilir oldum.


5- Film izlemeyi sevmemden ve çocukkende aşırı televizyon izlememden dolayı kafamda yerli veya yabancı pek çok filmden sahnenin hatırası kalmıştır. Ha bu kadar sahne neden aklımda kalmıştır yada bunun bana bir yararı var mıdır derseniz olmadığının bende farkındayım ama ne yazıkki bu filmleri insanın beyninin en sünger gibi her şeyi emdiği zamanda izlediğimden ister istemez böyle bir duruma gelmiş oldum. Neyse konuyu dağıtmadan asıl kısma gelirsek ilginç bir şekilde aklımda kalan sahnelerin önemli bir kısmı iyi filmlerin en unutulmaz sahnelerinden ziyade çoğunlukla kötü bulduğum hatta izlerken dalga geçtiğim sahnelerden oluştuğuydu. Sanırım o tür insanı güldüren böyle saçma şey olur mu dedirten sahneleri daha sonra hatırlayıp gülmekte daha fazla hoşuma gidiyor. Bu konuda bana bol bol yardımı dokunan Cüneyt Arkın'ın tarihi filmlerinede buradan bir el sallamak istiyorum.


6- Bu anlatacağım durumdan daha öncede bir kaç yazımda bahsetmiştim ama burdada değinmek uygun olacak sanırım. Efendim ben özellikle ilk defa girdiğim bir ortamda hemen herkes ile ilk defa karşılaşıyorsam hareket eden bir oduna dönüşebiliyorum. Ciddi anlamda etrafımda insanlar konuşurken ben sadece onları izlerken buluyorum kendimi. Halbuki arkadaş çevremin içinde olduğumda gayet konuşabilen ve espri yapabilen bir adamken böyle yabancı ortamlarda bazen dakikalarca ağzımı açamıyorum. En kötüsü mevzu tam üzerinde konuşabileceğin bir yere gelir o anda şunu diyebilirim diye kafanda kurgularsın ve ağzını açıp ilk harfi söyleyeceğin anda sen o kurguyu yapana kadar mevzu değişmiştir ve bir anda alakasız bir şey söyleyeceğini fark edererek susmaya çalışırsın ama ağzndan hafif bir ses çıktığından insanlar sana dönmüştür. Konuya uygun bir şey söyleyip durumu toparlaman gerekir o anlarda doğaçlama yapabilecek biri değilsen (çok şükür genelde ben yapabiliyorum) hayatının en zor 5 saniyesini yaşadığın anlardır.


7- Yine bir önceki maddede doğaçlamadan bahsedince son madde olarak doğaçlamayı ele alayım dedim. Ben hayatta planlı programlı hareket edebilen biri değilimdir. Daha doğrusu bunu denediğim her zaman muhakkak bir şeyi unuttuğumdan (bu noktada bir alkışta Murhpy Kanunlarına) yaptığım planın bana yarardan çok zararı olur. Bu nedenle mümkün olduğunca hayatımda yaptığım her şeyi o anda spotane ve doğaçlama olarak yapmaya çalıştım. Bu her zaman çok mükemmel sonuçlar vermiyor elbette ama hazırlık yapıp başarısız olmaktansa anı kurtarmaya çalışıp başarısız olmayı her daim daha mantıklı bulmuşumdur.

Evet efendim tuhaf biri olduğunu düşünen biri olarak kendi hakkımda aklıma gelen ilk yedi tuhaflıklığı sizle paylaştım umarım o kadarda fazla tuhaf değilimdir :D .

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Karanlık Bir Yazı

Hayat tuhaf daha doğrusu her an her daim hatta zaman zaman istediğin şeyler olmuyor. Olanı kontrol edebilmek mümkün değil. Olmasını istediğin şeyi beklemek iyimserlik mi yoksa hayalcilik mi bunlara ad koyabilmek mümkün değil. Mümkün olan şu anda olana bitene seyirci kalmak.

Genel olarak kaderciyimdir daha doğrusu bir şey oluyorsa neden oluyor yada keşke başka türlü olsa demekten ziyade madem öyle olmuş ona göre devam ederiz der geçerim. Fakat hayat bir noktadan öyle bir baskıya alır öyle bir tam saha pres yaparki dört büyüklere deplasmana gitmiş alt lig takımından beter oluyor insan.

Hani öyle bir haleti ruhiye olurki umursamanda hayat boğar adeta dalga dalga gelir. Kanatlardan gelir, ortadan verkaçlarla gelir, defanstan topu şişirerek gelir, defansın arasın top atarak gelir. Uzun lafın kısası gelirde gelir. Çanakkale geçilmez diye and içsende bu kadar baskı bir noktada bünyede zorlama yapıyor.

Beklentilerini minimize edersin huzurum olsun dersin, gölge etme başka ihsan gerekmez dersin ama o basit o masum huzur bile hayatın veya adaleti 9 derece miyop olmuş kaderin gücüne gider. Huzurunu bile elinden alınır. Artık isyanlık bir durum kalmaz zaten direnmek mücadeleyi kazanamadığından mücadeleden kaçma mücadelesini vermekten isyana takati kalmaz bünyenin.

Hayat tuhaf desem değil, acımasız desem değil, şu hayatın derdi sırf benle desem ben o kadar gereksiz felsefeci biri sayılmam. Neden bilmem ama ben her şeyden kaçtıkça hayat benle mücadeleyi pek bir sevdi.

Daha önce demiş miyimdir bilmem ama zamanında çok agresiftim. Kavgayı severdim. Mücadeleden kaçmazdım. Kolay elde edilen hiç bir şeyin elde tutulmaya değer olduğuna inanmazdım. Yinede ilginçtir insan zaman geçtikçe bu düşünce tarzının sadece zarar ziyan olduğuna karar veriyor.

En azından ben öyle olduğuna inanıp daha az mücadele eden bir yapıya büründüm. Belkide o zaman pes etmiştim ama kendime pes ettiğimi itiraf edemediğimden buna bir anlam yüklemişimdir. Fakat öyle yada böyle eskisi gibi değilim. O zaman hayat daha fazla baskı unsuruna sahipken üstesinden gelebiliyordum.

Şimdi ise artık geri çekile çeklile uçurumun dibine gelmiş gibiyim. Dirensemde kaybedeceğim uçuruma doğru yürüsemde. Tam anlamı ile böyle amerikan filmlerinde büyük finalden önce kahramanın düşmüş hali gibiyim. Filmleri sevmeme neden olan bu durumda her şeyin sonunda güzel bitmesi gerçek hayatta olmayacak kadar filmlere ait bir durum.

Hayatın karanlık yüzü ben sana ne ettimde bana bu karanlık yazıyı yazdırdın acaba

2 Ağustos 2009 Pazar

Hate Hate Hate

Yaklaşık bir hafta kadar önce melankolikdeli tarafından mimlenmişiz. Şu cümleden durumu yeni fark ettiğim zannedilmesin ancak şimdi yazacak duruma gelebildim. Ha niye bu kadar uzun zamanda o duruma geldin diye sorarsanız oda ayrı bir yazının konusu olur (becerebilirsem onuda kısa zamanda yazarım).

Evet efendim mevzuya daha doğrusu mimlendiğimiz konuyu tanıtma kısmına geri dönmek gerekirse; konumuz nefret ettiğimiz şeyler. Bu mimde diğer yazarların yaptığı gibi madde madde ilerlemek bencede en iyisi olacaktır. Liste ise umarım çok çok uzun olmaz.

  • Hazır gündemdeki bir durumdan başlamak gerekirse; bu aralar bunaltıcı seviyede olan sıcaklardan ciddi anlamda nefret ediyorum.
  • Toplu taşımalarda özellikle eritici sıcaklara rağmen etrafındaki tüm camları kapattıran teyzelere karşıda çok iç açıcı duydular beslemiyorum.
  • Senenin şu zamanı geldi hala tatile çıkamamış olmama ve en yakın tatile çıkma tarihimede henüz 22 gün olmasıda ayrıca nefret edilmeye müsait bir durum.
  • İnsanların bir şey az tanınırken ona yaklaşımın başka herkesçe kullanırken başka olmasından hoşlanmıyorum.
  • Hiç bir şey yapmamak için eskisi gibi çok fazla vaktimin olmamasını sevmiyorum.
  • Eskisi kadar çok hobilerime zaman ayıramamakta şikayetçiyim.
  • Yine nostaljik olmak gerekirse yakın geçmişteki kadar okunacak bol dergi olmamasıda hoşuma gitmeyen durumlar arasında.
  • Yazın özellikle akşam saatinde denk gelip izleyeyim bari dediğin bir filmin orasını burasını saçma sapan bir şekilde mozaikleyerek görselliğin canına okuyan anlayışa isyan edesim geliyor.
  • Beklediğim şeylerin gerçekleşme zamanı yaklaştıkça beklemesinin daha zor hale gelmesindende hoşlanmıyorum.
  • İnsan ilişkilerinin iki artı ikinin dört ettiği gibi kesin ve belli bir sonuca çıkmayan karmaşık bir yapısı olması beni bunaltıyor.
  • Kaldırımlarda yada dar yollarda iki üç kişilik gruplar halinde gezerken arkasından gelen insanların acelesi olduğunu ve bu nedenle onları geçmeleri gerektiğini düşünmeyen insan görünümlü yürüyen iskele dubalarına (kilo nedeniyle değilde nereye gittikleri pek belli olmayan yapıları nedeniyle bu benzetmeyi yaptım) sinirlenmemenin bir yolu yok herhalde.
  • Bir şeyi ne kadar istersen elde etmesinin o kadar zor bir şey olması çok berbat bir şey
  • Murphy kanunlarının biraz incelendiğinde aslında abartı değilde gerçekçi şeyler olduğunu fark etmek insanın hayata bakışını kötü yönde değiştiriyor.
  • Böyle bir listeyi uzattıkça uzatabilecek kadar çok nefret edebileceğim şeylerin olmasındanda nefret ediyorum.
Bu bağlayıcı sayılabilecek madde ile listemize son versek iyi olacak gibi. Yoksa nefret ettiğim bir ton şeyi hatırlayıp sosyopat bir yapıya bürüneceğim. Neyse efendim son olarakta madde olarak yazmasamda bu kadar uzun aralıklarla yazı yazdığım için kendime gıcık olmaya başladığımı bu araya sıkıştırarak bu mimide tamamlayalım.

19 Temmuz 2009 Pazar

Yaz Sıcağı, Serin Bir Yer ve Dinlenmeyen Bir Sürü Söz

Hafif loş bir ortam, Alkol kokusuna eşlik eden yemek kokusu kapıdan usulca sokağın başına doğru akıyordu. Yoldan geçenler için son derece davetkar bir kokuydu. Sıcak bu kadar rahatsız ederken gölgede oturuyormuş havası veren serin ve güzel yemeklerin olduğu bir yer nasıl davetkar olamazdıki zaten.

O anda arkadaşı ile oradan geçerken kokuyu aldığı o kısacık zaman diliminde bu kadar çok şey nasıl aklında geçebilmişti şaşırdı. Arkadaşı buluştukları andan beri son zamanlarda nasıl yoğun olduğunu ve ne kadar yorulduğunu anlatıyordu ama o daha bu sokağa girmeden çok önce onu dinlemeyi bırakmış ve dinliyormuş gibi görünmek için arada kafasını sallıyordu.

Ama artık kafasını sallamak bile sıkıcı gelmeye başlıyordu ufaktan ufaktan. Hem neredeyse bir saattir yürüyorlardı arkadaşıda yorulmuş olmalıydı. Şurda biraz oturalım hem laflarız hemde serinleriz derse reddedemezdi herhalde.

Kafasında bu fikir oluşurken yüzünde hafif bir gülümseme ile sokağın başında mekanın kapısına kadar yürümüşlerdi. Daha fazla zaman kaybetmek istemeyen birinin acelesiyle arkadaşına döndü ve "baksana şurası güzel bir yere benziyor otursak mı ne dersin" dedi. Arkadaşı bu sırada hala bir şeyler anlatıyordu ama karşısındakinin onu pek kendini verererek dinlemediğini fark ettiğinden biraz bozulur gibi olsada bir yerde otururlarsa onun kendini daha iyi dinleyebileceğini düşündüğünden bu öneriyi başını sallayarak kabul etti.

Mekanın ufak bahçesine açılan demir bir kapıdan içeri doğru adım attılar. Hem dışarsı çok sıcak olduğundan hemde insanların buna rağmen dışarıda oturmayı tercih etmeleri dolayısıyla bahçede pek fazla yer olmasından dolayı bahçeye şöyle bir göz gezdirip içeri doğru ilerlemeye karar verdiler.

Baharda bu bahçe ne güzel olur. Şu köşedeki ağlayan ağacın altındaki masada oturup bir limonata içip herkesten uzakta bir köşede bir yandan müzik dinleyip bir yandan kitabını huzurluca okur insan diye aklındna geçirdi. Bu hayali kurarken sanki ılık bir meltem yüzün okşarmış gibi hissetti.

Bahçenin ortasında taşlarla döşenmiş bir yoldan mekanın ana kapısına uzanan yolda ilerlemeye başladılar. Mekan belkide yüz yaşında bir konaktan bozma bir yerdi. Üç katlıydı ama en üst katında da oldukça büyük bir teras vardı. Muhtemelen bu terastan deniz gözüküyordur diye düşünmeye başladı.

Mekana girmeye karar verdikleri andan beri arkadaşı hala onun dinlemediği dertlerini anlatmaya çalışıyordu. Ama dertlerine çarede ziyade onu dinleyecek birine ihtiyacı olduğundan ona bir soru sorma gereği duymadan anlattıkça anlatıyordu. Buda onun dinlermiş gibi görünmesini daha kolay bir hale getiriyordu.

Arada şu iş yüzünden şöyle oldu. Şunları beklerken diğer şeyler gecikti. Uyumaya bile zor zamanım oluyor. Aylardır şöyle sadece gezmek için bile yürüyemedim gibilerinde bir sürü şey söylüyordu herhalde. En azından ilk buluştuklarında yoğunluk ve dinlenememek ana fikri üzerine baya uzun konuşacakmış gibi gözüküyordu. Ama yinede kısaca bir dinleyip konunun değişip değişmediğinden emin olmak gerekirdi.

"Yaz geldi işler hafifler dedim ama bilakis daha beter arttı. Normalde mesai saati bittiğinde çıkıp giderdim ama şimdi allah seni inandırsın ancak eve uyuma saatinde gidebiliyorum. Yinede her şey ya yetişmiyor yada son anda ucu ucuna yetişiyor. Stresten ülser olmazsam iyidir. Şöyle bir süre her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Bir gün bile olsa plan yapmadadn hareket etmek istiyorum."

Evet onca zamandır konuştuklarını dinlememekle hiç bir şey kaybetmemişim dedi kendi kendine. Yine hafif hafif kafasını sallayarak mekandan içeri girdi. Mekanın giriş katı geniş ve ferah gözüküyordu. Fazla bir ışıklandırma yoktu ama hem dışarıdan gelen aydınlık hemde açık renk boyanın sayesinde hafif loş ama son derece dinlendirici bir görüntüsü vardı içerinin. Masalar ufak üzerinde beyaz örtüler olan ve genelde yanlarına iki sandalye koyulabilecek cinstendi.

İçerde fazla dolu masa olmadığından karar verme aşamasını biraz uzun sürdü. Sonra "Şu köşedeki cam kenarı masa iyi galiba dedi" ve oraya doğru ilerlediler. Beyaz masa örtülü masanın üstünde metal tuzluk ve karabiberli arasına sıkıştırılmış menüyü aldı. Canı öyle çok fazla bir şey istemiyordu. O menüyü incelerken arkadaşı hala konuşuyordu. Sanki hiç susmayacak gibi konuşuyordu. Etrafta iyiki fazla insan yoktu yoksa tıpkı sokakta yürürken arkadaşının hararetli anlatma şekli yüzünden ona tuhaf tuhaf bakan insanlardan burdada bol bol göreceklerdi.

Bunlar aklından geçerken garson geldi ve "Merhaba efendim ne alırdınız" dedi. "Ben bir sosisli ve bira istiyorum, arkadaşımda ..." derken garson araya girdi ve "Arkadaşınız mı? bir kişide sonradan gelecek mı gelecek acaba?" dediğinde bir rüyanda uyanır gibi olmuştu. Menüden kafasını kaldırdığında masada yanlız olduğunu gördü. Bir an duraksadı ve "Kusura bakmayın arkadaşım gelmeyecek sadece ben varım" diyebildi yarı utanır halde.

Neler oluyor böyle diye içinden kendi kendine sorular sormaya başladı. Bir saat önce arkadaşıyla buluşmamış mıydı. Bu gün günlerden cumaydı, saatine baktı, saat akşam yediyi biraz geçmişti. Sonra yüzünde bir rahatlamayla beraber bir gülümseme belirdi. Tabi ya bugün işten çıkarken keşke arkadaşımla buluşup biraz dolaşsam diye düşünüyordum. Bunu o kadar çok istedimki gerçekten öyle yapıyorum sandım.

O kadar susmadan ve onun cevap vermeden dertlerini anlatan kişide kendi bilinç altından başkası değildi. O tüm bunları idrak edip kendi kendine gülerken az önce onun deli olduğunu düşünen garson birayı getirirken onu bu halde görünce iyice deli olduğunu kanaat getirmiş gibi tuhaf tuhaf suratına bakıyordu.

Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan o buluştuğunu hayal ettiği arkadaşıydı. Telefonu heyecan açtı "Alo, olanlara inanmayacaksın müsaitsen gelsene biraz laflayalım tamda aklımdan bu geçiyordu" dedi ...

5 Temmuz 2009 Pazar

Truth Be Told (Mim)

Başlık konuyla çok örtüşücekmi pek emin değilim ama şu mim ile beraber Megadeth'in bu şarkısınıda anayım dedim. Neyse efendim mim demiştim dimi hemen nasıl bir mim'den bahsediyoruz onu açıklayalım (bu arada a.nur'a mim için teşekkür etmeden geçmeyeyim). Konumuz kendimiz hakkında itiraflar ve takıntılarımız en özet haliyle. Zaten konuyu fazla detaylı açıklamaya gerek olmadığında madde madde itiraflara başlamak en iyi olacak herhalde

  • Kolay sinirlenebilme gibi bir huyum vardır.
  • Zaman zaman aşırı derecede inatçı olabiliyorum. Mesela bu konuda kendisine uzun süre blog yazması konusunda baskı yaptığım azura birinci dereceden şahit olmuştur.
  • Annemlerin yıllar süren hummalı çalışmaları sonucu yeni aldığım her hangibir giyim eşyasını giyerken önce sağ ayak veya kolumu elbiseden içeri sokarım
  • Bir şey için ne zaman acele etmem gerekse o şeyi son anda kaçıracakmışım gibi hissederim. Özellikle durağa giderken bineceğim bir toplu taşıma aracının durağa yanaştığını gördüğümde bu hisse çok kapılırım.
  • Hala zevkle çizgi film izlerim
  • Bu gün bir DVD satan firma 90ların ortasında Star'da yayınlanan Kaygısızlar dizisinin bölümlerini Box halinde satsa hiç düşünmeden ve fiyatına bakmadan satın alırım.
  • Hobilerime çoğu zaman gereğinden fazla hayatımda yer veririm
  • Bir şeyi son ana kadar yapamam ancak artık kaçacak saklanacak bir durumum kalmadığında yaparım.
  • Resmi törenlerin hiç bir türünü sevmem
  • Bunca yıldır hala erken kalkmaya alışabilmiş değilim.
  • Tatile gittiğim otelde eğlence olmasındanda o akşam yemeğinden sonra animatörlerin programı olmasındanda nefret ederim. Tatil demek benim için denize girebilmektir.
  • Gittiğim sergilerin (ki öyle sergiden sergiye koşan biri değilim) herhangibir kısmında modern sanat eserleri varsa kafamım en çok karıştığı kısım orasıdır. Özellikle modern resim olgusunu hayatım boyunca anlayabileceğimi sanmıyorum.
  • Yerli yersiz saate bakma huyum vardır. Hatta saat takmadığım zaman bile boş bileğime baktığım olmuştur.
  • Yabancı ve tanımadığım insanlarla çok yakın ve bitişik oturmaktan hazzetmem ama toplu taşımada başka çare olmadığından bu duruma eski dönemlere göre çok daha fazla alıştım. Özelliklede bu konuda sLn'in bahsettiği otobüs teyzelerinin çok yardımı oldu.
  • Çizgiroman okumam ama çizgiromandan uyarlanan filmlere bayılırım.
  • 10 yıl kadar öncesinde olduğum kadar olmasada hala ilk defa tanıştığım insanlarla konuşurken kendimi çok rahatsız hissederim.
  • 2006'da ilk defa gözlük takmaya başladığımda yanımda geçen her insanın bana n'ber dört göz diyeceğini düşünmüştüm.
  • Bazen filmlerdeki karakterlerin sesini taklit ederim. Hatta bir kere Dark Knight'ta Christian Bale'in Batman olduğununda kullandığı sesi taklit ederken yan odadı annemi korkutmuştum farkında olmadan.
  • Sonu süprizli filmlerin sonu hakkında daha ilk yarıda tahminde bulunurum. Bu tahmin tuttuğunda da kendime kızarım filmin tadını kaçırdım diye.
  • Hafta içi pek çok akşam eve dönerken bloga şunu yazayım güzel konu der. Akşam yemeğinden sonra blog kumanda panelini açtığımda neyse yarın daha geniş zamanda yazarım derim.
  • Cep telefonumu sesi açıkta olsa kapalıda olsa hep titreşim halinde tutarım. Hatta bir keresinde sınav zamanı telefonu sıranın altına koyduğumda çalıp titremeye başladığında sıradan acaip sesler gelmişti. Hocada dahil herkes benim tarafıma doğru bakınca telefonu çıkartıp pardon yanlış numara aramışta diye saçma sapan bir espri yapmak zorunda kalmıştım.
  • Saçma sapan espri dedimde aklıma geldi. 6-7 yıl öncesine kadar düzenli olarak kötü espri yapar, etrafımdakileri sinir ederdim.
  • Orta okuldayken kompozisyon derslerinden hiç hoşlanmaz yazı yazmayı hemde o kadar uzun yazı yazmayı çok gereksiz bulurdum.
  • Hala çocukça hareket edebilme şansı bulduğumda bunu kullanmaya çalışıyorum.
  • melankolikdeli gibi bende gazete ve dergilerin ilk sıradakilerini değil daha arkalarındakini alırım. Hatta buna ek olarak parfüm ve deodoranttada aynı şeyi yaparım çoğunlukla.

Evet efendim aklıma gelenler bunlar oldu. Kuvvetle muhtemel anlatılabilecek çok daha fazla şeyi yazmayı unutmuşumdur ama yinede bir noktada listeyi tamamlamak gerekiyor. Umarım artık mim gelene kadar üşenmeyip kendimde daha sık yazı yazabilecek bir motivasyona gelebilirim.

21 Haziran 2009 Pazar

Bir Aralar Yaz Tatili Vardı Ona Ne Oldu

Başlık aslında son zamanlardaki ruh halimi daha doğrusu olan bitene karşı bir isyanımı simgeliyor. Eskiden (ama çok eski zamanlar önce değil) bu zamanlar geldiğinde içim kıpır kıpır olurdu. Nede olsa yorucu bir okul dönemi ya bitmiş yada bitmek üzere oluyordu. Hatta daha güzeli bu zaman 3-4 aylık hiç bir şey yapmadan zaman geçireceğim "yaz tatili" dönemi başlardı.

Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturmam lazım. Ben yaz tatili diyince öyle bir deniz kenarına gideyim güneşleneyim yada denize gideyim diyenlerden değilim. Ben tatilde insanlardan uzak sakin huzurlu bir ortamı tercih ederim. Hatta yazlık yada sayfiye yerlerine gitmeme gerek bile yok. Onun yerine yanıma güzel bir kaç film alıp öğleye yakın bir saatte kalkıp kahvaltıdan akşam yemeğine kadar filmlerle yada kitaplarla zaman geçirebilirim. Hayattaki rutin dertler yerine filmler yada kitaplardaki olayların akışına kendimi bırakıp oturduğum yerden başka dünyaları hayal edebiliyorum.

İşte benim iyi bir yaz tatilinden anladığım özetle bunun gibi bir şey. Fakat asıl sorunum şu ki yaklaşık bir yıldır bu tür bir tatili 1 haftalık bir süreç için bile yapamıyorum. Hadi kışın ve baharlarda bunu fazla dert etmiyorum. Ama yıllardır öğrencilik yapan bir bünye takvimde haziran ayını görünce otomatikman sinemada ne var, hangi filmi izleseme yada hangi kitabı okusam gibi şeyleri kafama takardım. Şu anda ise bu lüksten çok uzağım.

Hatta tatili geçtim bu perşembe ve cuma iş gezisine çıktım. Hemde bu gezi Gaziantep ve Kahramanmaraş'ı kapsayan bir geziydi. Bu mevsim ve sıcakta ülkenin en sıcak bölgelerinden birinde iki günü resmi elbiseler ve kravatla geçirmek benim klasik tatil anlayışımın bir hayli dışında oluyor.

Ehhh tüm bu olan bitenleri düşününce ve en iyi ihtimalle temmuz ayı sonunda ve sadece iki hafta tatil yapabileceğimi düşündükçe biraz içim kararmıyor dersem yalan olur. Zaten öğrencilik hayatı üstüne girdiğim bu sürece hala tam olarak ayak uyduramamışken birde iş hayatı rutininin yorucluğunu atabilmek için ihtiyacım olan molaya sahip olamayacak olmam kötü birde bu molaya daha 1 aydan fazla zaman olmasıda ayrıca düşündükçe yorulmama neden oluyor. Tabi bu arada haftaiçi 4 gün resmi elbise giymek zorunda olmam ve yine aynı hafta içi her gün sabah sabah uyanacak olmamında bana kendimi daha iyi hissetme konusunda yardımı olmuyor.

Neyse bu tatilsizliği yaşadığım dönemde başka ilklerde yaşadım. Öncelikle bunca zamandır memlekettimizde hizmete girmiş olan Metrobüsü kullanmayı başardım. Her ne kadar gecenin çok geç saatlerinde bile Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçiş konusunda çok faydalı olsada evimden Mecidiyeköy'e çok rahat gitmemi sağlayan 129K hattının iptal olması nedeniyle bu Metrobüs mevzusuna soğuk yaklaşıyorum.

Bir başka benim için ilk ise bu iş gezisi ile beraber hayatımda ilk defa uçağa binmiş oldum. Genelde yükselikten pek hoşlanmayan ve ampul değiştirmek için merdivene çıktığımda bile başı dönen biri olsamda uçaktan aşağıya bakınca pek öyle kötü oldum diyemem. Hatta keşke camlar daha büyük olsada etrafı daha iyi görebilsem dedim içimden.

Evet tüm bunlarla beraber hem uzun zamandır yazamamın nedeni (tatilsizliğin yarattığı aşırı yorgunluk) ve o süreçte neler yaptığım hakkında bir kaç şey yazarak bloga olan sorumluluğumu boşlamamış oldum. Umarım ilerleyen dönemlerde daha eğlenceli konularda yazabilmemi sağlayacak bir ilhamı bulabilirim.

4 Haziran 2009 Perşembe

Resm-i Masaüstü (mim)

a.nur tarafından mimlenmişiz efendim. Konuda masaüstümüzün ekran görüntüsünü alıp üstüne bir kaç kelam etmek. Önce resmi paylaşıp ardından üstüne yorum yapmayı daha uygun görüyorum

















Öncelikle fark edileceği üzere ciddi şekilde düzenli biri sayılırım. Dosyaların pek fazla sağa sola dağılmasını sevmem. Hatta gerçek hayatta odam yada masamda bu kadar düzene imtizana dikkat etmezken burada bu konuda nedenini anlayamadığım şekilde hassasım. Sanırım burada düzeni sağlamak daha az efor gerektirdiğinden bu konuya eğilmek pek zor gelmiyor.

Ayrıca bilgisayar oyunları ile fazlasıyla içli dışlı olduğum anlaşılması zor olmayan bir başka nokta. Özellikle bu son bilgisayarımın pek çok yeni oyunu kaldıracak bir kapasiteye sahip olması sayesinde böyle geniş bir yelpazade ve çeşitlilikte oyunları oynama şansım oluyor.

Onun dışında kaç inan belgelerim dosyasına kendi adını verecek kadar megolamanyaklık sınırlarında dolaşır bilemem bilgasayara vista yüklettiğimde pc kimliğimin aynen belgeleriminde adı olduğunu görünce buna pek dokunmayıp aynen böyle kullanmanın daha mantıklı olacağını düşündüm. Ne yalan söyleyeyim masaüstüne bakıp kendi adımı görmeyide seviyorum.

Bir diğer belirtmeden geçemeyeceğim dosyamda kod adı movies olan dosyamdır. Kendisi sadece indirdiğim filmleri değil Dizileri ve albümleride kapsayarak oyun oynamadığım zamanlarda pcde en sık ziyaret ettiğim ve beni eğlendiren şeyleri barındıran doya olmasıyla kendisine masaüstüne bir kısa yol edinmiştir.

Son olarak arkaplana gelirsek. Nette özel olarak arka plan aramaya üşendiğimden pcdeki en güzel kayıtlı resim olduğuna inandığım bu resmi arka plan olarak kullanıyorum. Yaklaşık altı aydırda kullanmaktan sıkılmadım.

Her ne kadar son olarak diyerek üst paragrafa giriş yapmış olsamda bu noktada ufak bir ekleme yapayım. Bu mimi, bu yazıyı okuyan herkese ama özelliklede azura'ya armağan ediyorum.